Hellbazer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hellbazer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
00:00
I) Giriş
Bu incelemeyi
yazarken nasıl yazsam karar veremedim açıkçası. Önceki formatta yazmak,
devamlılık açısından en mantıklı olanıydı, ayrı bir giriş yazmadan tek
paragrafta dönemle veya bazı bilgilerle ufak giriş yapmak daha da kolaydı
ayrıca. Ama önümüzde, birazdan da bahsedeceğim üzere günümüze birçok şey
bırakan bir dizi.. Ayrıca Lois and Clark’ın benim için yeri çok ayrı, hatta
90’lı yıllarda çocukluğunu yaşamış hemen herkes için. Bu yüzden sekiz inceleme
olarak planladığım ‘’Lois and Clark’’ maceramız başlarken, başlangıca ufak bir
giriş paragrafı ayırmak olmazdı elbette. Ben de düşündüm taşındım ve en güzel
girişin, 90’lı yılların ufak bir tanıtımı olacağına kanaat getirdim. Öyle ki bu
yılların benim için önemi büyük. ‘’Biraz da Nostalji ‘’ projesinin amacı,
raflarda tozlanmış, unutulmuş ya da unutulmaya yakın bir hal almış şeyleri
karşınıza çıkarıp tanıtmak ve incelemek ama bunun yanında bu projeyi
başlatabilmemin tetikleyicisi nostalji seviyor olmam. Eğer bir zaman dilimi
belirtmem gerekiyorsa da evet, 90’lı yıllara geri dönebilmeyi çok isterdim.
Sovyetler Birliği’nin
yıkılması demek A.B.D.’nin en güçlü
devlet olarak tek başına kalması demekti. Nitekim 1991 yılında Sovyetler
Birliği’nin yıkılmasıyla da bu gerçekleşti, hem bir devlet hem de bir ideolojinin
‘’tartışmasız’’ zaferiydi bu. Yıllar yılı süren karşılıklı silahlanmalar,
tehditler ve hegemonya çabaları, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla yerini
evrensel barışa bırakmış mıydı? Elbette ki bırakmamıştı, ancak yıllar yılı
süren Soğuk Savaş’ın ardından insanlar, hiç değilse kendilerini nefes
alabilecekleri bir süreç içerisinde buldular. 90’lı yıllar tüm Dünya için
aslında on senelik bir nefes alma süreciydi. İnsanlar neşeliydi, hayat
renkliydi, ki bu renklenme, kıyafetlerde, müziklerde, saçlarda ve aklınızın
alabileceği her yerdeydi. Müzik dünyasında şimdilerde ünlü olsa da şöhreti
azalmış, bazıları da tersine efsane olmuş birçok isim girdi hayatımıza,
bazıları da o yıllarda kariyerinin zirvesini gördü Michael Jackson gibi.
Sinema ise tam bir efsaneler geçici gibiydi, neler yoktu ki.
Reservoir Dogs, Pulp Fiction, Basic Instinct, Natural Born Killers, Toy Story,
Titanic, Dark City, Taxi ( çocukluğumuzun-gençliğimizin ‘’Hızlı ve Öfkeli’’si desek yanılmayız
sanırım ), The Big Lebowski, Fight Club… vs. gibi.
Konumuz sinema ise
elbet diğer bir listemiz de olacaktır; 90’lı yılların bilimkurgu, fantastik ve
çizgi roman uyarlaması filmler. Teenage Mutant Ninja Turtles serisi, Darkman,
Total Recall, Terminator II :Judgement Day, Batman Returns, Meteor Man ( en
muhteşem filmlerden değil tabii ki ), The Mask, The Crow, Judge Dredd, Batman
Forever, Batman & Robin, Men in Black, Blade, The X-Files, The Mummy, Star
Wars Episode I : Phantom Menace, .... vs. gibi.
90’lı yıllar
internetin çok gelişmediği yıllar en nihayetinde. Bu yüzden sinemadan da önemli
olan asıl şey, televizyondu. İnternet ne zaman hayatımızda bu kadar etkili oldu
bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa internet öncesi televizyon programlarının
kalitesinin oldukça iyi olduğu. Özellikle çizgi roman okurları için altın
değerinde olan animasyon serileri, bu yıllarda karşımıza çıktı. Batman The
Animated Series, X-Men The Animated Series, Spider Man The Animated Series,
Teenage Mutant Ninja Turtles, Spider Man Unlimited, The New Batman Adventures,
Superman The Animated Series, Batman Beyond, Fantastic Four, The Incredible
Hulk, Iron Man, The Avengers : United They Stand, Men in Black : The Series,….
vs.
Aslında çok kolay bir
şekilde anlaşılacağı üzere, çizgi roman uyarlaması çılgınlığının kapısını açan
dönemler bu yıllar. Özellikle televizyonda animasyon serileri patlaması
yaşanırken televizyondaki diğer bir yapım vardı ki, hepsinin arasından sıyrılıp
geçiyordu; Lois and Clark : The New Adventures of Superman. Sinemadaki
gösterişli yıllarının ardından son filmiyle sinema perdesindeki yerini kaybeden
Superman, uzun soluklu bir aranın ardından karşımıza bir dizi ile çıkıyordu hem
de Superman’in adını değil de Lois ve Clark’ın adını ön plana koyarak. Peki
Christopher Reeve efsanesinin ardından, Superman/Clark Kent kim olacaktı? Daha
doğrusu bu ağır yükü kim taşıyabilecekti?
II) Pilot Bölüm
İlk bölüm için ayrı
bir başlık açmamın sebebi, bölümün başlı başına bir film olması. Bir buçuk
saatlik süresiyle kimilerine çok uzun gelebilir ancak ilk defa Superman ile
alakalı bir dizide orijin bu kadar uzun süreli tutuluyor ve bu da oldukça
farklı bir yoldan işleniyor. İlk defa küçük yaşlarda izlediğimden, inceleme
yazmak için izlediğimde zaten aklımda çok bir şey yoktu ve ben bölümü izlemek
için ilk açtığım dakikada, yok olmak üzere bir Kripton beklerken dizi hiç
beklemediğim bir şey yaptı. Konu hiç Kripton’a gelmedi bile. Gerek var mıydı?
Yoktu. Peki böyle başlamadıysa, Jonathan ve Martha çiftinin roket içinde bir
bebek bulmasıyla mı başlıyordu her şey? Hayır! Bölümümüz Daily Planet’ın
önünde, taksiden inen ( ve kılık değiştirmiş ) Lois Lane ile açılışını
yapıyordu. Anlayacağınız dizimiz Superman’i farklı bir tatta karşımıza
çıkaracağını daha en başından hissettirmiş oluyordu. Sonrasında da Jimmy Olsen
ve Perry White gibi isimler bölüm içinde yavaş yavaş karşımıza çıkmaya
başlıyor.
Sonrasında Clark
Kent’i görüyoruz, Metropolis’e ilk adımı atan Clark, daha şehre gelir gelmez
bir otobüs dolusu yolcuyu kurtarıyor. En nihayetinde daha kostümünü giymemiş ve
Superman adını almamış olan kahramanımız, bölüm içerisinde bazı şeyler yapsa da
bunu Clark Kent olarak yapıyor ve Jonathan Kent ise bu durumdan oldukça
rahatsız. Çünkü oğlunun süper güçleri olduğunun fark edilmesiyle onun bir denek
olarak kullanılacağı endişesini taşıyor, bu yüzden Clark’ın insanları
kurtarmasından yana olmadığı bir gerçek. Ama Clark Kent bu, durur mu!
Bölümümüz ilerledikçe
kahramanlarımızın kişilikleri hakkında bilgi sahibi de olmaya başlıyoruz, aynı
zamanda dizimizdeki Clark Kent portresinin de nasıl olacağını az çok
öğreniyoruz. İlk izlemeye başladığımda Christopher Reeve döneminde olduğu gibi
sakar Clark Kent’i göreceğimiz düşüncesinde olsam da, dizimiz eskilere dönüş
yapıyor. Clark Kent bu dizide daha çok 1950’li yılların Superman’i ile benzerlik
gösteriyor, sakar ve saf bir Clark Kent’ten ziyade George Reeves dönemindeki
kibar bir beyefendi kişiliğine geri dönüş yapılıyor. Evet, bu dizide
kahramanımız neredeyse her konuda bilgili (Çince bile biliyor, daha ne olsun!),
Kansas’tan yani bir ‘’kırsal hayat’’tan geldiğini ahlaki değerleri ile
gösteren, kibar ve mütevazı bir karakter. Fakat karakterlerin bu geri
dönüşümünü sadece Clark ile sınırlayamayız. Çünkü örneğin Perry White’ın da
1950’li yıllardaki haline geri döndürüldüğünü görüyoruz, biraz farklı olsa da.
‘’Yüce Sezar’ın Hayaleti’’ gibi nidaları olmasa da, tam bir Elvis Presley
hayranı ve eskiden olduğu gibi fazlasıyla agresif. Aslında teker teker
açıklamak yerine biz şunu söyleyelim; dizi neredeyse birçok yönüyle eskilere
geri dönüş yapıyor ama kendisine de yenilikler katarak.
Daha ilk bölümden
kötü karakterimizi de görme şansını elde ediyoruz; Lex Luthor. Yöntemleri,
amaçları ve kişiliği hakkında en çok bilgi sahibi olduğumuz karakter de ilk
bölümde kendisi oluyor aslında. Fakat bölüm içerisinde öğrendiğimiz en güzel –
ve işe yarar – bilgi ise Lex Luthor’un yükselişinin yirmili yaşlarda başlamış
olması. Tabii söz konusu olan Lex Luthor olunca yükselişin içinde bir şaibe
aramamak ne mümkün! Aslında Lex Luthor için yazılabilecek çok şey var fakat
bunu pilot bölümde yazmaktan ziyade tüm sezonu incelediğimizde yazmak daha
doğru olur. Ama kendi fikrimi daha şimdiden söylemem gerekirse, bu dizideki Lex
Luthor aslında tam da istediğimiz gibi bir karakter. Seneler boyunca böyle bir
portre görmeyi beklemek yerine dönüp eskilere bakmak gerekliymiş demek ki.
İlk bölüm olmasına
rağmen dolu dolu olması, bu bölümü en iyi kılan şeylerden birisi. Süre olarak
uzun olması hiç problem değil, çünkü gerçekten Superman olmadan bir Superman
filmi çekmek istense, bundan daha iyisi çekilemezdi sanırım. Burada bölümün tüm
konusunu yazıp sürprizini kaçırmak istemiyorum, ancak bir yandan karakterler
işlenirken diğer yandan Prometheus Uzay
Projesi, uzay kolonileri, sabotajlar gibi daha birçok şey barındıran bir
bölüm olarak, bölümün tam puanı hak ettiğini söyleyebilirim. Bu arada Superman
yok dedikse de, hiç yok değil. Bölümün sonlarında kahramanımız arz-ı endam
ediyor elbette.
1978 filminde olduğu
gibi Yalnızlık Kalesi gibi bir mekanı olmadığından, kostümü elbette ki annesi
dikiyor, fakat Bonnie Tyler’dan ‘’ I Need A Hero ‘’ şarkısı eşliğinde Clark’ın
çeşitli kostümler giydiği sahne izlenmeye değer gerçekten. Hem mizahı bol ( Ne
kıyafetler gördü bu gözler!) hem de ufak bir Captain America göndermesi bile
içeren bu sahnenin sonunda Clark en sonunda kırmızı-mavi kostümü seçiyor
seçmesine ama yine bir şey eksik; ‘’S sembolü ‘’. İşte bu noktada Martha Kent,
onu rokette buldukları zaman sarılı olduğu battaniyedeki bu sembolü kıyafete
ekliyor. Anlayacağınız her ne kadar Jor-el veya yok olan bir Kripton göremesek
de sembolün ‘’ aileden gelme’’ olduğunu böylelikle anlamış oluyoruz. Aynı
zamanda kahramanımız kostümünü giydiğinde ilk kurtardığı isim, dolaylı yoldan
da olsa Lois Lane oluyor. Tabii bu kurgu ne ilk ne de son, bunu da buraya not
düşmekte fayda var. Bahsedilmesi gereken diğer bir konu ise bu dizinin çizgi
romanlarda kullanılması. Evet, yanlış duymadınız, bu dizide gördüğünüz bazı
sahneler çizgi romanlarda karşımıza çıktı. Örneğin filmde Amy Platt adlı kızın,
kostümünü beğenmesi üzerine Superman’in verdiği cevap; ‘’ Annem benim için
dikti. ‘’ şeklinde olması size hangi çizgi romanı hatırlatıyor? Ya da
Superman’in Lex Luthor’un ofisinin önünde belirip, onu uyarması ? Superman :
Tüm Mevsimler! Bir orijin bölümü olarak kendisinden sonraki çizgi romanlara
da bir şeyler katmış olması mükemmel gerçekten. Son olarak bahsetmemiz gereken
şey ise, Superman’in Prometheus Uzay Projesi’nde yer alan kolonistleri ve Lois
Lane’i kurtarmasının ardından gördüğümüz gazete başlıkları. Kendisinin bir
uzaylı olduğu tahmin ediliyor ve bu başlıklara da yansıyor. Öyle ki, ‘’uzaylı
kimliği’’nin sonralarda başına dert açması olasılığı veya buna sürekli atıf
yapılacağı düşüncesine kapılmamak mümkün değil.
Böylelikle pilot
bölümümüzü uzun uzadıya ele aldık, ‘’ Biraz da Nostalji ‘’ kapsamında yazılan
her bilginin gelecekte karşımıza çıkacağını unutmamakta fayda var. Bakalım bu
bilgiler bizi nerelere götürecek? ( Nerelere götürmeyecek ki! )
III) Diğer Bölümler
Dizimizin iyi olan
bölümü sadece ilk bölümle sınırlı değil elbette. Devamında gelen her bölüm –
birazdan bahsedeceğim hususlar hariç- oldukça başarılı. Göndermeleriyle olsun,
yakalanan ve gelecekte kullanılacağını göreceğimiz ufak detaylarıyla olsun izlemesi
gerçekten keyif verici on bir bölüm oldu. Örneğin hemen ikinci bölüme
baktığımızda minik bir siyasi gönderme bile yakalıyoruz; Büro 39. Büro
39, Kuzey Kore’de girilmesi yasak olan bir yer ve giren kişinin sonu çok da iyi
olmuyor, zaten iç işleri hakkında pek de bilgi sahibi olmadığımız ülkenin bir
de böylesine gizli bir kurumu içinde barındırıyor olması, akıllarda birçok soru
işareti bırakıyor. Dizimize bakacak olursak Büro 39, uzaylılarla ilgili
araştırmalar yapan bir kurum ve faaliyetleri gizli. Peki bu kurum adına
sorgulamaları yapan kişi kim dersiniz? Jason Trask. Fark edileceği üzere
kendisi X-Men evrenindeki mutant düşmanı Bolivar Trask ile aynı soyadına sahip
ve nasıl ki Bolivar mutant düşmanı ise, Jason da saplantılı bir şekilde uzaylı
düşmanı. Yani Marvel Comics evrenine ufaktan bir atıfta bulunulmuş diyebiliriz.
Ayrıca ikinci bölümün sonunda bu büro hakkında haber yapmak isteyen Lois ve
Clark ikilisinin de ‘’haberin inandırıcılığı olmadığı’’ gerekçesiyle Perry
White tarafından durdurulduğunu görüyoruz. Bu da tabii ki bize Man of Steel
filminde Lois Lane’in yine Perry White tarafından uzaylılar hakkında haber
yapmasını engellenmesini hatırlatıyor. Bu bilgiyi de köşede tutalım derim.
En çok hoşuma giden
şeylerden biri ise üçüncü bölümde Lex Luthor’un, Superman’in güçlerini ölçmek
için yaptığı sabotajlar esnasında söylediği cümleler oldu. Eski dizileri veya
animasyonları izlediyseniz mutlaka bilirsiniz, her bölümün başında Superman’in
güçlerini tarif eden bir metin okunur. İşte her bir test sonrasında Lex Luthor,
örneğin ‘’Faster than a speeding bullet’’* ya da ‘’Powerfull than a
locomotif’’** veya da ‘’Man of Steel’’ gibi lakaplar takarak geçmişi tekrar
gülümseyerek hatırlamamızı sağlıyor. Dile kolay tam altı sezon boyunca
Adventures of Superman dizisinde ve birçok animasyonda bunu dinlemiştim.
Dördüncü bölüme baktığımızdaysa çizgi romandan ufak bir detay gözümüze
çarpıyor. Okuyanlar bilir, Clark’ın Superman olmadan önce babasına söylediği
–ve oldukça etkileyici olduğunu düşündüğüm – bir söz vardı; Herkes bir
parçamı istiyor. İşte bunu dördüncü
bölümde Lois Lane’in ağzından ‘’ Herkes onun bir parçasını istiyor’’ şeklinde
duyuyoruz, ancak etkileyiciliği olmadan. Yine de çizgi romanlara böylesine
atıflarda bulunması hiç de fena değil.
Mesela dokuzuncu bölüme baktığımızdaysa, yine
kendisinden sonra çizgi roman sayfalarında benzerini göreceğimiz bir hikaye ile
karşılaşıyoruz. Metropolis’te kış aylarında çok sıcak günlerin yaşandığı
bölümde, bunun sebebi olarak Superman olarak gösterilince kahramanımız önce
güçlerini kullanmama sözü veriyor fakat sıcaklık artışının arkasındaki asıl
isim olan Lex Luthor’un, Superman’i güçlerini kullanması için sabotajlarla
zorlaması ve Superman’in insanları korumak için kahramanlık görevini bırakmayı
düşünmesine kadar birçok süreç yaşanıyor. Peki benzer hikayeye sahip olduğunu söylediğimiz
çizgi romanda neler geçiyordu? Yine çok sıcak bir Metropolis gününde şehrin tüm
halkının birdenbire kendinden geçerek bayılması ve Lex Luthor’un bunun sebebi
olarak Superman’i suçlaması, Superman’in güçlerinin yabancı kaynaklı olmasından
dolayı hastalık taşıdığını iddia etmesi gibi olaylarla karılaşıyorduk. Peki bu
hikaye hangi çizgi romandaydı? Yine Superman : Tüm Mevsimler! Hatta
tıpkı dizide de olduğu gibi Clark Kent, bütün bu olanlardan sonra çareyi
Smallville’ye gitmekte buluyordu. Yine dokuzuncu bölümde ani sıcaklık
yükselişinin ardında Superman’in olduğunu düşünen Metropolis halkının
Superman’in şehri terk etmesi için eylemler bile düzenliyorlar, arkada planda
Superman’in uzaylı kimliğine atıfta bulunan afişler de dikkat çekmiyor değil.
Bu bilgileri de köşeye yazalım, gelecekte lazım olacağına eminim.
Peki, on bir bölüm boyunca başka neler oldu?
İlk önce belirtelim ki, Superman’in kökenleri şimdilik hala sis perdesi
ardında. Clark Kent, Kripton’dan geldiğini Jason Trask hakkında araştırma
yaptığında, Büro 39 üyelerinin gizlendiği yerde bulduğu kendisini Dünya’ya
getiren roket ve Kripton kökenli bir küreden öğreniyor. Sonrasında her ne kadar
kendisini getiren geminin izini kaybetse de küreden öğrendiği bu bilgi şimdilik
kökenleri hakkındaki tek bilgi. Bunun yanında yine içinde Jason Trask’ın olduğu
bir diğer bölümde de karakterimiz, Kriptonit’e olan zayıflığını da öğreniyor. Sonrasında
Lois’in Superman’e olan aşkı malum ancak aynı zamanda tam da on birinci bölüm
itibariyle Lois’in, Clark’a yakınlaştığını söylememiz mümkün. Yine Lex
Luthor’un da Lois’e yakınlaştığını belirtelim. Yukarıda da belirttiğim gibi,
Lex Luthor ana kötü karakterimiz ve hemen hemen her olayın arkasında kendisini
görebiliyoruz. Yani bölüme has kötü adamların arkasında genellikle bir Lex
Luthor kaynağı mutlaka oluyor. Lex Luthor ile ilgili alt-metin okumasını bir
sonraki incelemede yapmak daha doğru olsa da, dizinin Lex Luthor için
hazırladığı alt metinin radikal bir çizgide olduğunu şimdiden söylemeden
edemeyeceğim. Bunun yanında görsellik hakkında yorumda bulunmak gerekirse,
dizinin ilk birkaç bölümünde Superman’in kostümü ile ilgili sıkıntıyı bariz bir
şekilde göreceksiniz ama sezonun geri kalan bölümlerinde dizinin bu sıkıntıyı
aştığını görüyoruz. Görsel efekt konusunda da dizinin ilk bölümünde, özellikle
bölümün sonlarına doğru tüm sezonun aynı efektleri taşımasından korksam da,
dizi bu konudaki korkumu boşa çıkardı ve çekildiği yıllara göre oldukça iyi
efektler kullandığını da görmemi sağladı. Gerçekten, Lois & Clark dizisi,
bir sinema filmi olmamasına rağmen hiç de fena görsel efektlere sahip değil.
Fakat akıllara zarar bölümler de var elbet, emin olun izlemek bile
istemezsiniz. Düşünün ki bir parfüm var ve bu parfüm herkesi aşk sarhoşu haline
getiriyor, bir kişiye karşı beslediğini duyguların daha da artmasına sebep
oluyor. Komik bir bölüm olabilir, ama Superman’den beklediğim komedi, açıkçası
bu kadar ‘’cıvık’’ değil.
Aslında karakter ve karakterlere seçilen
oyuncular hakkında yazmak gibi bir fikrim vardı bu incelemede. Ancak bunu bir
sonraki incelemede yapmayı şimdilik daha uygun görüyorum. Aklımızda bulunsun
diye son olarak vereceğim bilgi ise, siyahi bir Perry White’nin bu dizide
düşünülmüş olması. Hatta bu rol için James Earl Jones’un neredeyse seçilmek
üzere olduğunu biliyor muydunuz? Kendisini çok yakın bir karakterden, Darth
Vader’dan tanıdığımız bu isim ( Darth Vader’ın o ünlü sesinin sahibidir kendisi
) bu dizide konuk oyunculuk yapmış olsa da, elbette kendisini dizimizde Perry
White olarak izlemek muhteşem olurdu. Böylelikle yazımıza son verirken Lois
& Clark dizisini izleyeceklere iyi seyirler diliyor ve bir sonraki
yazımızda görüşmek üzere diyorum. Hoşçakalın.
-Superman kanamazdı değil mi?
-Bilmiyorum.***
*Bir kurşundan daha hızlı
**Bir lokomotiften daha güçlü
***Smart Kids adlı bölümden
''Hellbazer''
01:01
Kim derdi ki bir gün çizgi roman uyarlamaları sinemanın
hakimi olacak ve karakterler ve hatta takımlar hakkında böyle çok filmler
çekilecek diye. Aslında bu süreç kendini adım adım getirdi, çizgi roman
karakterleri 1900’lü yılların ilk yarısından beri sinemaya ve diziye
uyarlanıyorlardı fakat 2000’lerin başlarında başlayan bu uyarlama dalgası
etkisini giderek arttırıyor. Karakterler bazında Superman (1978 ), Batman (
1989) gibi başarılı uyarlamaların yanında X-Men gibi bir takımın da Bryan
Singer tarafından başarıyla uyarlanmış olması ve bu başarının devam filmi ile
de pekiştirilmesi de bugün için bize çok farklı kapıları açtı. Bir takımın
filmi başarıyla beyaz perdeye uyarlandığında Avengers’in de iyi bir yönetmen
ile aynı başarıyı yakalaması mümkündü, fakat Marvel Studios’un izlediği
başarılı yollardan birisi, takımdaki neredeyse her karaktere ayrı filmler
çekmesi oldu. Böylelikle bir filmin içine sıkıştırılmış orijinlerin filmi
anlaşılmaz ve çekilmez kılmasına izin verilmemiş oluyordu. Avengers’in ilk filmi
görücü karşısına çıktığında belki de bu yüzden kafamızda pek soru işareti
yoktu. Joss Whedon’un yönetmenliğinde çıkan bu film hem başarılı hem de
etkileyiciydi. Peki ya ikinci film? Sinemadayken şuna emindim; karşımızda tam
manasıyla bir görsel şölen olacaktı ve film çok iyi olmasa da görselliği ile
konuşulacaktı.
Başta hemen şahsi
fikrimi söyleyeyim, film oldukça ortalama bir film. Kimi yerlerde zirvede kimi
yerlerde vasata yakın. Aynı zamanda filmin amacının ‘’ tek başına ‘’ bir
film olmadığını da izlediğimizde anlıyoruz. ‘’Nasıl yani? ‘’ dediğinizi duyar
gibiyim. Ama bunu birazdan anlatacağım.
Şimdi, her şeyi en
başa alalım. Film başlar başlamaz bizi aksiyon sahnesiyle, Baron Strucker’in
elindeki Loki’nin asasını almak için yapılan bir operasyon sahnesi ile
karşılıyor. Başlangıçtaki aksiyon, karmaşa hali zaten filmin geneline hakim.
Sonrasında tekrar ele geçirilen asada bulunan taş vasıtasıyla Tony Stark ve
Bruce Banner, Dünya’yı koruyacak bir yapay zeka oluşturmaya karar veriyorlar.
Tabii filmimiz burada çizgi romana bir göndermede bulunmadan edemiyor, böyle
bir projenin yıllar önce rafa kaldırılmış olduğunu öğreniyoruz filmde. Sanırım
bu bilgi Ant-Man ve Hank Pym için kullanılacak türden. Sonrasında malum
Ultron’un doğuşuna şahitlik ediyoruz ve JARVIS’i yok edişine tanık oluyoruz. Bu
sırada Ultron, Dünya hakkında bilgiler toplamayı da ihmal etmeyerek
toplayabileceği her türden bilgiyi topluyor. Amacı ise, yaratıcılarının da –
özellikle Tony Stark’ ın – istediği gibi Dünya barışı ya da barış içinde bir
Dünya, her ne derseniz…
Fakat Ultron, barış içinde bir Dünya’nın ancak tüm
insanoğlunun yok edilmesi ve yeniden başlayacak bir evrim süreci ile mümkün
olabileceğini düşünüyor, temiz bir sayfanın varolanlarla değil yeniden
varolacaklarla açılabileceği konusunda
ısrarcı bir fikre sahip. Kendisi ise dinozorların üzerine düşecek bir
göktaşı, insanoğlunu neredeyse tümüyle yok edecek bir Nuh Tufanı ( filmdeki bu
gönderme de ayrı bir güzeldi ) ve aynı zamanda evrimleşecek olan yeni türün de
rehberi… Kısacası Ultron’un kendisini Tanrı konumuna yerleştirdiğini görmek pek
de zor değil. Açıkçası bu filmde Ultron
ve robotlarının, Yeşil Feneler’de evrene düzen getirmenin tek yolunun tüm
canlıları yok etmek olduğunu düşünen Manhunters yapay zekalarından pek de bir
farkı yoktu. Bu yüzden bu düşmanı izlemek, bana bildiklerimin tekrarından başka
bir şey ifade etmiyordu. Yine de Ultron’un monologları eşsizdi, bunu da bir kenara
yazmakta fayda var. Dikkati çeken diğer iki karakter ise Maximoff Kardeşler
elbette. Şimdi ‘’ Evet, olmuş ‘’ desem bir türlü ‘’ Hayır, olmamış ‘’ desem
öteki türlü. Bir kere ilk önce Quicksilver/Pietro Maximoff’tan başlamalıyız.
Çünkü Hem DC Comics’ten Flash hem de X-Men : Days of Future Past filminden
Quicksilver gibi eş değer rakipleri varken, Age of Ultron filminde karakter
nasıldı? Hadi Flash’ı bir kenara bırakalım ve aynı karakterlerin farklı
stüdyolardaki versiyonlarına baktığımızda bile fark açık bir şekilde belli,
olmamış. Baktığımızda, filmin başından sonuna dek bulunan bu karakterin varlığı
ile yokluğu bir, filme biraz da boşuna konulmuş gibi. Zaten bunu fark
ettiklerinden olacak ki filmin sonu kendisi için pek de hayırlı olmadı. Oysa ki
Bryan Singer’in çektiği X-Men : Days of Future Past filmindeki Quicksilver
karakterine baktığımızda kısacık sürede dolu dolu işlendiğini görüyoruz
karakterin. Aynı zamanda Bryan Singer’in Quicksilver’ının Joss Whedon’un
Quicksilver’ına göre yetenekleri bakımından da daha üstün olduğunu da görmüş
olduk. Nerede kurşunların yönünü değiştiren Quicksilver, nerede kurşunlara yem
olan Quicksilver! ( Fox Studios’u bir gün övebileceğim aklıma gelmezdi ) Bu yüzden Marvel Sinematik Evreni’nde bir
daha bu karakteri görmeyecek olmamızın herhangi bir üzüntüsünü hissetmiyorum. Wanda
Maximoff yani Scarlet Witch’e geldiğimizde ise işler biraz değişiyor, sonraki
filmlerde kendisini görebilecek olmak beni sevindiriyor açıkçası. Tamam, bu
filmde potansiyelini tam manasıyla göremedik belki, yine de sonraki filmlerde
bizi kendisine hayran bırakacağını düşünüyorum.
Filmin diğer bir güzelliği ise evrenine Wakanda topraklarını
da dahil etmiş olması. Böylelikle Black Panther da evrene girmemiş olsa da,
adım adım geldiğini hissettirmiş oldu. Wakanda demişken, Andy Serkis’in
oynadığı Ulysses Klaue (Klaw) için çok bir beklentim yoktu, karşılanmayı
bekleyen bir beklenti olmayınca karakterin çok kısa bir süre için, Ultron’un
hışmına uğraması amacıyla filme konulması pek de göze batmıyor. Ancak karakteri
yine Andy Serkis’in oyunculuğuyla Black Panther filminde görülme ihtimali
olduğunu da unutmamakta fayda var.
Şimdi yönümüzü
değiştirip, başından beri tanıdığımız karakterlere odaklanalım. Hatta bu işe
Natasha Romanoff ile başlayalım ki tam olsun. Kendisinin Captain America ile
flörtleştiğini artık hepimiz biliyoruzdur, Captain America : Winter Soldier’i
hatırlayanlar bu filmi izlerken bence oldukça şaşırmıştır. Aslında Avengers’ın
ilk filminde Hawkeye ile flörtleştiğini ve daha sonra Captain America ile
flörtleştiğini söylersek daha doğru olur. Age of Ultron’a geldiğimizdeyse Bruce
Banner yani nam-ı diğer Hulk ile flörtleştiğini görüyoruz. Bu noktada ise
düşündüğüm şu oldu; Joss Whedon kendi çektiği Avengers filmleri dışındaki diğer
filmleri önemsemiyordu, bu yüzden ilk filmin devamı Age of Ultron’da da Bruce
Banner ve Natasha Romanoff aşkını işlemeyi uygun görüyordu. Sizi bilmem ama ben
gerçekten böyle düşündüm. Durum böyle olunca da zaten birçok kişi ile
flörtleşmiş olan Natasha’nın bu filmdeki Bruce Banner aşkı oldukça tatsız ve
‘’olmamış’’lıktan öteye gidemiyor. Zaten Hollywood filmlerinde bir erkek, bir
kadın ve aralarındaki aşk konusunun sürekli işleniyor olması ise durumu iyice
sıkıcı yapan diğer bir unsur. Ama asıl
şaşırtıcı olan ise Hawkeye’nin aslında evli olduğunu öğrenmemiz sanırım. Hiç
kimsenin beklemediği bir durum bu, şaşırtıcı da ama yine de ilk filmin yarısını
Loki’nin piyonu olarak geçirmiş ve ikinci filmde de filmin yarısı boyunca pek
de üzerinde durulmamış bu karakterin evli olup olmaması bizi pek ilgilendirmedi
sanırım. Ama yine de çizgi romana dair ufak göndermelerden biri de bu karakter
üzerinden yapıldı; son dövüş sahnesinde Hawkeye’nin elindeki ‘’ üç tane
pençeyi’’ andıran oklarından bahsediyorum, açık bir şekilde Wolverine
göndermesiydi bu.
Captain America ve
Iron Man ikilisine geldiğimizdeyse, film boyunca İç Savaş’ın gümbür gümbür
geldiğini diyalogları ve yaptıklarıyla hissettirdiler. Örneğin Vision’un
canlandırılması esnasında Captain America’nın kalkanıyla Tony Stark’a
saldırdığı sahne olsun, Clint Barton/Hawkeye’nin evinin önündeki diyalogları
olsun bunu gösteriyordu. Aynı zamanda hikayesel manada Iron Man ile alakalı bir
gönderme de mevcuttu. Age of Ultron hikayesini okuduysanız, kahramanların
geçmişe gitme planlarını ve bu planlar yapılırken Wolverine’nin takındığı tavrı
hatırlıyorsunuzdur. Wolverine, Hank Pym’in öldürülmesinden yanaydı çünkü bir
bilim adamının konuşularak bir teknolojiyi üretmesinin engellenemeyeceğini
savunuyordu. Tam da bu noktada Tony Stark, Vision’u canlandırma işlemleri
yapılırken Captain America ve ikizler ona karşı çıkıp ‘’konuşarak’’ durdurmak
istediklerinde durmamayı tercih etmesi buna güzel bir örnekti, karakterleri
kullanamasalar da çizgi romandan bu tarz ufak göndermeler yapmaları sevindirici
oldu.
Gelelim Hulk ve Iron Man kavgasına. Bana kalırsa filmin
herkesçe kabul gördüğü üzere en tatmin edici sahnelerinden birisi olsa gerek.
Çok da zorlamadan ve tadında bırakılarak bu dövüş sahnesinin üzerinden oldukça
başarılı bir şekilde kalkılıyor. Ayrıca en çok beğendiğim sahnesi ise Maria
Hill ile Captain America arasındaki konuşma sahnesiydi. Maria Hill, ikiz
kardeşlerin güçlerini uzun uzadıya anlattıktan sonra Captain America’nın çok da
bilimsel bir açıklama beklemediğini
göstermesi beni en çok memnun eden sahneydi diyebilirim. Evet, çizgi roman
uyarlamalarında realizmin suyunun çıkarılması dönemine artık yavaştan bir son
verilmesi lazım bence de. Çok bir şey
bilmeye gerek yok, Quicksilver hızlı, Scarlet Witch ise garip özelliklere
sahip, bu kadar.
Yazının başlarında
Age of Ultron ile ilgili ‘’tek başına bir film olamaması’’ndan
bahsetmiştim. Böyle düşünmemin nedeni aslında çok basit, film aslında tam bir
ara geçiş filmi, tek başına hiçbir anlam ifade etmezken kendisinden önceki
filmler ile sonraki filmler arasında bir köprü. Bu filmi kabul edilebilir
bulmamızın tek yolu da bu aslında, çünkü diğer türlü film sınıfta kalmaya
mahkum. Eğer bu filmi bir köprü olarak görür ve öyle izlersek ortalama bir film
olarak düşünebilir ve filmin tadını daha çok çıkarabiliriz. Peki bu film bize
neyi veya neleri hazırladı? İlk bahsedilmesi gereken husus sanırım İç Savaş
olsa gerek. Avengers’in ilk filminden beri Tony Stark ile Captain America
arasında bir çekişme var, ilk filmdeki biraz ‘’akıl oyunu’’ denilip
geçiştirilebilir olsa da, bu filmde iki karakterin de birbirine her an
saldırmaya hazır olduklarını gördük. Loki’den kalma asadan da bu filmle
kurtulmuş olup, aynı zamanda asadaki taş sayesinde Vision’un da aramıza
katılması ile Thanos’un da yolu açılmış oluyor. Sonuçta eldivenindeki taşları
tamamlamak için elbette ki Vision’un alnında bulunan taşa da ihtiyacı var ve bu
durum, Thanos’un Dünya’ya gelmesine sebep olacak gibi duruyor. Son olarak
Ultron kabul edersiniz ki bu filmde oldukça sönük bir düşman, hatta oldukça
başarısız ve mantıksız kurgulanmış bir düşman. Nerede Age of Ultron hikayesi
ile kahramanlarımıza kök söktüren Ultron, nerede bu filmdeki Ultron! Ancak
unutmamamız gerekir ki Ultron, evrimleşerek sürekli kahramanlarımızın karşısına
çıkmış bir karakter ve ben nedense Ultron’un gelecekteki Infinity War
filmlerinde veya daha sonra çekilmesi muhtemel filmlerde tekrar karşımıza
çıkacağını düşünüyorum.
Bu filmle beraber
Avengers takımımız yenileniyor aynı zamanda. Gidenler takımın önemli isimleri
olsalar da gelenlerin beni fazlasıyla sevindirdiğini söyleyebilirim. Thor, Tony
Stark, Hulk ve Hawkeye ekipten ayrılırken onların yerini Scarlet Witch, War
Machine, Vision ve The Falcon alıyor. Fark edeceksiniz ki gelenler ile gidenler
arasında bir uyum var, bu konuya da değinmekte fayda var. İlk başta ekibin
önemli üyesi Tony Stark yani Iron Man gidiyor ama yerine en yi arkadaşı James
Rhodes yani War Machine geliyor. Yani bir zırhlı giderken diğer bir zırhlı
karakter geliyor. Ayrıca Tony Stark’ın filmin başında verdiği partide James
Rhodes’in ‘’gülünmeyen hikaye’’ sahnesine baktığımızda, kendisini ilk
tanıyışımızdan beri ciddi olan bu karakterin Tony Stark gibi esprili bir hale
getirilişi de buna işaret ediyor. Thor da malumunuz ekibimizin ‘’Şimşek
Tanrısı’’ ve yerine geçen kişi de Scarlet Witch oluyor, yani ekibimizin yeni
bir süper güçlüsü ve hatta ‘’mucize’’ olarak bir tanrıdan bile daha çok hayret
uyandırıcı. Gücünün sınırlarını pek kestiremediğimiz Hulk’un yani ‘’Yeşil
Dev’’in yerine ise yine yeşil kostümlü ve yine gücünün sınırlarını
kestiremediğimiz, alnında evrenin en büyük gücünü taşıyan karakterimiz Vision
geliyor. Hawkeye ve The Falcon arasında isimler baktığınızda bile anlayacağınız
bir yer değiştirme söz konusu.
Böylelikle uzun bir
inceleme ile filmimiz hakkında tüm söylenebilecekleri söyledik sanırım. Dürüst
olmak gerekirse beklentiler oldukça fazlaydı ve benzer beklentilerle giden
birçok seyircinin bu filmden oldukça üzgün ayrıldığına eminim. Hem beklentiler
nasıl düşük olabilirdi ki? Age of Ultron hikayesini okumuş olan herkesin, sadece
filmin adıyla bile neler neler aklından geçirebildiğini az çok tahmin
edebiliyorum. Ayrıca bu kadar reklam ve tanıtımın ardından beklentiler, elbette
ki tavan yaptı çünkü Marvel Studios bu filme oldukça güvendiği izlenimini
veriyordu. Ancak bu film, birçoğumuz için hayal kırıklığı olmaktan öteye
gidemedi.
''Hellbazer''
Evet, artık final bölümümüzdeyiz. Uzun bir süre önce
başladığımız Green Lantern TAS yolculuğumuz, bu bölümle son buluyor. Aslında bu
finalin sebebi, birçoğunuzun bildiği üzere dizinin iptal edilmiş olması. Bu, DC
Comics karakterlerine ait animasyonlarda bir ilk değil ve zaten son da olmadı, bu animasyon dizisinden daha kaliteli
olan birçok seri de iptal edildi. Bu yüzden dizimizin iptal olmasına pek
şaşırmamak gerek aslında. Green Lantern evreni oldukça büyük bir evren ve
sinemaya uyarlanışı da oldukça sıkıntılı oldu. Düşünsenize, DC Comics’in uzaya
ve farklı evrenlere açılan kapısı olan Green Lantern, aslında oldukça önemli
bir yere sahip ve hem sinemada hem de televizyonda maalesef başarılı
uyarlanamadılar. Bana soracak olursanız, zaten kendi kendisine yetebilecek
birçok karaktere sahip bu diziye Aya ve Razer gibi karakterleri eklemek
gereksizdi. Ufak sürprizlerle bazı kahramanlara atıfta bulunulsa da bence bu
yetersizdi, en nihayetinde animasyon dizisi olarak bu kadar çekingen
davranılmamalı ve Superman, Batman veya hiç olmadı ufak tefek DC Comics
kahramanları ile bölümler zenginleştirilebilirdi. Fakat bunun yerine Aya ve
Razer gibi karakterler diziye dahil
edilerek, özellikle ikinci yarıdan sonra bunaltan bir aşk hikayesiyle
süslediler diziyi. Ama şimdilik bu kısımları atlayalım isterseniz. Tahmin
edebilirisiniz ki bu yazı final bölümüne ait bir yazı olduğundan, önce bölüme
değinmek daha iyi olacaktır ve sonrasındaysa tüm bölümlerin genel bir
değerlendirmesini yaparak yirmi altı bölüm içinden en iyi beş bölüm ile yazıyı
sonlandırmak istiyorum.
Aslında final, tam da tahmin ettiğim gibi oldu. Love is A
Battlefield bölümünde de sinyallerini az çok almıştık zaten bu tarz bir
finalin. O bölümde az çok hatırlıyorsanız Aya, Razer’ı gördükten sonra birden
tavır değiştirmiş ve gezegeni yok etmeden Zamaron’dan ayrılmıştı. O dakikadan
sonra fark edildi ki, finalde düğümü çözebilecek bir durum olacaktı bu.
Düşündüğüm şey gerçekleşti, finalimizde Razer’ın sayesinde tüm varlıklar
kurtuldu. Genel olarak baktığımızda sonu itibariyle düşük bir final ancak
diziyi kendi içinde değerlendirirsek, izledikleri yolda yapabilecekleri en iyi
final zaten bu olacaktı.
Bölümümüz oldukça
epik bir sahneyle açılıyor; Muhafızlar, tüm Yeşil Fenerler’e hitaben ‘’son’’
konuşmasını yapıyorlar. Tüm birlik, Aya’nın yaşamı yeniden yapılandırıp canlı
varlıkların hiç varolmamasına sebep olacağı için son mücadelelerine gitmeden
önce Muhafızlardan son emirlerini alıyorlar. Bu esnada da tüm olanlardan
kendini sorumlu tutan Hal, Oa’da bir başka yerde Aya’nın yok ettiği sektörlere
bakmakla meşgulken bir şey fark ediyor; meğerse Aya’nın yok ettiği gezegenlerin
hiçbirinde yaşam yokmuş. Tabii bu demek oluyor ki, Aya özünde iyi bir varlık
olmayı hala sürdürüyor. Bunu gören Hal de son şansını denemek için tüm Yeşil
Fener Birliği gibi Aya ile mücadele edilecek yere doğru yol alıyor.
Aya da bu karşılaşmaya oldukça hazırlıklı
gelmekle beraber, zaten İnsan Avcıları kuvveti olduğunu biliyorduk fakat bir de
nereden çıktığını bilmediğimiz savaş gemileri de ona eşlik ediyorlar. Tam da
izleyicinin – belki de sadece benim – beklediğim üzere tüm Yeşil Fener Birliği
ile Aya’nın kuvvetleri çarpışıyorlar. Bu çarpışmayı izlerken gözümde bir an
Star Wars III : Revenge of The Sith filminin başındaki savaş sahnesi canlandı. Finale
oldukça yakışan bu aksiyon sahneleri, en azından düşük tutulan beklentiyi
aşmayı fazlasıyla başarıyor.
Aya ile yüzleşen Hal Jordan, Aya tarafından öyle bir yere
götürülüyor ki işte bu kısım hiç beklenmedik oluyor. Bu bölümdeki en büyük
sürpriz de bul olsa gerek, ‘’Hand of Creation’’* ile karşılaşıyoruz.
Eğer izleyenleriniz varsa bu şanslı kişiler bu sahneyi yine bir Yeşil Fener
eşliğinde Justice League Unlimited animasyon serisinde gördü. Tabii sadece bu
dizide de değil, çizgi romanlarda da gördük ancak en çok akılda kalan
geçmişteki bu animasyon dizisi olsa gerek. İşte böyle bir göndermeyi –normalde
beklemem gerekirken – hiç beklemediğim için bölümü izlemek bundan sonrası için
daha zevkliydi.
Bölümün geri kalanı hakkında çok bir şey
söylemeden, malum sonumuza gelelim. Hal ile Aya konuştukları esnada Razer’ın
arkadan gelmesi ve Aya’nın onu istemeden yaralamasıyla her şey birdenbire
değişiyor. Tabii Razer gelmeden önce ikili arasında geçen konuşmada Aya her ne
kadar canlı bir varlık olduğunu öğrense de ideallerinden vazgeçmeyeceğini ve
duyguların olmadığı bir evreni ne olursa olsun kuracağını dile getiriyor. Fakat
Razer’ı istemeden yaralamasıyla ‘’kapattığı’’ duyguları tekrar geri geliyor ve böylelikle
bir sorun daha hallolmuş oluyor. Bence sonu ile ilgili bu kadar bilgi yeterli,
devamını izleyip görmenizden yanayım.
Yirmi altı bölüm sonrasında şöyle bir geriye dönüp
baktığımızda, Green Lantern : TAS için birçok şey söylemek mümkün. Başarılı
bölümlerin yanında oldukça başarısız bölümler de olduğu gibi ilkleri
gerçekleştiren bölümler de var. Örneğin Aziz Walker ve Larfleeze gibi
karakterler ilk defa bu animasyonla karşımıza çıktılar. Bazı detaylarla
planlarının uzun soluklu olduğunu da göstermeye çalıştırlar ancak bu isteğin
gerçekleşmesi için bazı basit klişelerin aşılması gerektiğini unuttular. Durum
böyle olunca da iptal edilmesi ne şaşırttı ne de üzdü.
Şimdi gelelim en iyi
beş bölüme. Aslında incelemelerin genelini takip edenler için biraz tahmin
edilir bir liste olacağını düşünüyorum.
V) ‘’ Homecoming ‘’ bölümü listeye biraz zorla da olsa
girmeyi başarıyor. Listeye girmesinin nedeni ise Kilowog, Aziz Walker ve Mogo’yu
aynı anda aksiyonun içinde görebilmemiz. Aynı zamanda Aya’nın istemsiz de olsa
Atrocitus’a hizmet etmesi de meğerse geleceğe ufak bir mesajmış, bunu da fark
ediyoruz. Anlayacağınız ufak mesajları, Zamaron’dan Oa’ya geniş mekanları ve
karakterleriyle bu bölüm listeye girmeye hak kazanıyor.
IV) ‘’Scarred’’ bölümü ise dizinin göndermesi en bol
bölümlerinden. Kara Kitap’tan Ion’a kadar gönderme fazlasıyla mevcut. Bu bölüm
bize gösteriyordu ki Kyle Rayner’ın da gelmesi yakındı, çünkü bir yerde Ion’un
lafı geçtiyse Kyle Rayner ilk akla gelenlerden oluyor. Zaten dizinin genel
gidişatına baktığımızda, karakterlerin hızlıca evrene sokulduğunu görüyorduk.
John Stewart bile gelmişti, daha ne olsun!
III) ‘’Prisoner of Sinestro ‘’ bölümünün de neden listeye
girdiği malum. Hem seslendiren kişi hem de karakter bu bölümün tüm seri içinde
yerini ayrı kılıyor. Ayrıca Sinestro karakteri daha kötü adam olmadan, ipuçları
verilerek oldukça güzel anlatılıyor, çözüm yöntemlerinin farklı olduğunu daha
baştan belli ediyordu. Evrene yeni giriş yapanlar için oldukça ideal
bölümlerden biri.
II) ‘’Steam Lantern’’ bölümü de kaçınılmaz olarak listede
yerini buluyor. Aslında bu bölüm birinciliği zorlayan bölümlerden, bunun
sebebiyse orijinal olması. Aynı zamanda benim en çok sevdiğim bölümlerden
birisi, tek bir göndermenin ise en sevdiğim Yeşil Fener için yapılıyor oluşu da
cabası. Tarzıyla, konusuyla kendine has bir bölüm!
I)‘’Larfleeze’’ bölümü ise bu listede birinci oluyor. Karakteri
ilk defa bir yapımda görmemizi sağlayan bu bölüm. Kim ne derse desin, bu dizide
ne Sinestro ne Yıldız Safirleri ne de Mavi Fenerler bu kadar iyi anlatılabildi.
Kırmızı Fenerler ile Yeşil Fenerler arasındaki mücadelenin anlatıldığı
bölümlerde bile bu tek bölüm kadar başarılı olunabildiğini hiç düşünmüyorum.
Kaçırılmaması gereken bölümlerden!
Böylelikle dizimizin
son incelemesini de okumuş oldunuz. Biz dizimizin her ne kadar iptal olduğunu
söylesek de Netflix’in Young Justice ile birlikte bu diziyi de canlandırma
girişimlerinin olduğu ortamlarda dolaşan bilgiler arasında. Benim ne
düşündüğümü soracak olursanız, Batman Beyond, Young Justice, Justice League
Unlimited gibi iptal edilen seriler varken onları düşünsünler derim, çünkü
bunların hiçbirini izlemeye doyamamıştık. Son olarak bu bölüme kadar
incelemeleri takip ettiğiniz için teşekkür ediyor ve bir sonraki incelemelerde
görüşmek üzere diyorum… Hoşçakalın…
*Yaratılış Eli
‘’Hellbazer’’
Evet, artık finalden önceki son bölümdeyiz. Sona bir adım
kalmışken son iki bölümün, tüm olayı çözmek için kullanılacak birbiri peşi sıra
izleyen bölümler olacağı az çok tahmin edilebilirdi, öyle de oldu. Tam da bir
önceki bölümde söylediğim gibi ‘’İyi ki finale az kalmış!’’. Çünkü Aya’nın
öldürülmesi –kapatılması- fikrini savunan Kilowog, neredeyse bir önceki bölümde
Hal Jordan’ın uğradığı gibi Razer’ın hışmına uğramak üzereydi. Bu tabii öyle
abartılacak bir olumsuzluk değil bölüm içerisinde. Asıl klişe olan, öldüğünü
düşündüğümüz Anti-Monitor’ün ölmemiş olması. İşte bunu, hiçbirimiz
beklemiyorduk.
Bölümümüz, Hal Jordan’ın yüzüğünde parazit şeklindeki bir
sinyal almasıyla başlıyor ve sonra Appa
Ali Apsa, ekibimize Ranx gezegenine gitmelerini emrediyor. Konuşmalardan
anlıyoruz ki yüzükteki parazitin sebebi Appa Ali Apsa’dan gelen mesaj değil,
ilk önce düşünülen de bu yüzden Aya oluyor. Diğer şaşırtıcı husus da gezegenin
terk edilmiş olması, Aya’nın emrindeki İnsan Avcıları, terk edilmiş gezegene
girebilmek için çaba harcıyorlar. İşte bu sayede ilk dakikalarda tam da görmek
istediğimiz şeyi görüyoruz, Guy Gardner öncülüğündeki bir grup Yeşil Fener,
İnsan Avcıları’nı durdurmak için Ranx gezegenine ekibimizden önce geliyorlar.
Uzun bir aradan sonra Guy Gardner’ı tekrar görmek bölümün en iyi yanıydı, bunun
yanında Chaselon ve önceki bölümlerden tanıdığımız birçok Yeşil Fener’i de bu
bölümle görmüş oluyoruz. Bu yüzden bölüm ister istemez kendisi hakkında olumlu
bir izlenim bıraktırıyor.
Ekibimiz de Ranx
gezegenine geldiğinde yeni sürprizleri de duyuyoruz. Biraz acele de olsa Guy
Gardner’ın rütbe atladığını ve onur koruyuculuğa yükseldiğini öğreniyoruz. Bu
durumda doğal olarak Dünya’yı koruyan yeni bir Yeşil Fener’imiz olması
gerekiyor ki, o da John Stewart. Her ne kadar kendisini göremesek de bunu
duymak da yeterliydi. Hatta orada Jon Stewart’ın lafı da geçmiyor değil
bu sahnede.* İnsan Avcıları’nın kuşatması altında olan Ranx’e girmek için
ekibimizin uyguladığı yöntem ise Mavi Fenerler’in meditasyonu oluyor. Razer’ın
Mavi Fenerler ile birlikte geçirdiği vakitte öğrendiği bir yöntemi, savaş
anında ayaküstü nasıl iki kişiye öğretebildiğini ben de anlayamadım açıkçası.
Kahramanlarımız Ranx gezegenine geldiğinde karşılaştığımız
şey bizi şaşırtıyor tabii ki. Yazının başında da söylediğim gibi, meğerse Anti
Monitor ölmemiş. Aslında basit bir klişe fakat final bölümü için etkili olacak
bir ‘’ geri dönüş ‘’ bu. Kendisinden geriye sadece başı kalmış olsa da
Aya’nın hedefinde Anti-Monitor’un kaskındaki zaman ve mekan değiştirebilme
parçasının olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Peki bunu neden istiyor olabilir ?
Cevabı yine bölüm içinde, oldukça da tatmin edici. Aya’nın asıl hedefi tüm
yaşamı daha var olmadan yok etmek. Hal’in yüzüğündeki parazitin sebebi de
Anti-Monitor’ün kendisini korumak için birilerine ihtiyaç duyması ama bu,
beyhude bir çaba oluyor.
Aya, Ranx semalarında
gözüktüğünde insan bir durup düşünüyor. Madem ki birkaç saniye içinde Ranx
gezegeninin kalkanını bozabilecekti, neden İnsan Avcıları’nı kalkanı delmeleri
için o kadar uğraştırdı ? Kaldı ki İnsan Avcıları bunu başaramıyordu da zaten.
Kısacası bölümde birçok mantık hatası bulunuyor fakat aynı zamanda birçok iyi
yönü de var. Mesela dizide komedinin Chaselon üzerinden hafif dozlu olarak
halledilmesi oldukça güzeldi, eski
karakterleri tekrar görmek olsun, görmesek de John Stewart’ın varlığını
öğrenmek olsun ve Yeşil Fenerler’in birçoğunun evreni tehdit eden soruna
yönelmesi ve çözmeye çalışmasıyla olsun oldukça da iyi bir bölümdü.
Hatırlayacaksınız ki ben bu seferberliği, Kızıl Fenerler ile yapılan savaşta
görmeyi arzu etmiştim ki öyle olsaydı, dizi tam bir görsel şölene
dönüşebilirdi. Sözün özü, bu bölümde Aya, Anti-Monitor’u ikinci kez yok ederek
istediğini elde ediyor, bir sonraki bölümde ise tüm yaşamın var oluşuna mı
tanıklık edeceğiz ? Kim bilir, belki de öyle olacak. Şimdilik bir yazının daha
sonuna geldik, finalde görüşmek üzere, hoşçakalın.
* The Daily Show'dan tanıdığımız komedyen Jon Stewart'ın bu şovuna atıfta bulunuluyor.
'' Hellbazer ''
Bölümün adının siz nereden çağrışım yaptığını biliyorum,
Muhafız Scar geliyor aklınıza. Aslında
böyle düşünmeniz de yanlış değil çünkü bölümün kendisi Scar’a ayrılmış
durumda. Bu bölüm Scar’ı tekrar karşımıza çıkarmakla beraber, Aya’nın orijinini
de bize gösteriyor, anlayacağınız tek bölümle birçok şey görmüş oluyoruz. Finale
bu bölümden itibaren son iki bölüm kalmışken artık heyecan dorukta, aklımızda
birçok soru var; ‘’Nasıl bir final bizi bekliyor?’’, ‘’Büyük bir savaş mı
göreceğiz yoksa Kırmızı Fener Birliği ile yapılan savaş gibi ufak çaplı mı
olacak?’’. Genellikle Hollywood’dan çıkan işler, klişeleri kullanmayı çok
sevdiklerinden, benim fazla bir umudum yok, az çok da finali tahmin
edebiliyorum.
Bölümümüz madem
Muhafız Scar ile ilgili, isterseniz kendisinin kim olduğunu ve çizgi roman
dünyasında neler yaptığını bilmeyen arkadaşlar için açıklayalım isterseniz. Çok
da ünlü olmayan Scar’ın asıl hikayesi Sinestro Birliği Savaşı’ndan itibaren
karşımıza çıkmaya başladı. Sinestro Birliği Savaşı esnasında Anti-Monitor
tarafından yaralanmasıyla ‘’ Scar ‘’ adını aldı. İlerleyen zamanda başka bir varlığın kontrolü
altına girerek, diğer Muhafızların arkasından iş çevirmeye başladı ve onları
maniple etti. ‘’ En Karanlık Gece ‘’ hikayesinde onu etkisi altına alan
varlığın Necron olduğu anlaşıldı. Dizimize baktığımızda çizgi roman ile az
biraz uyumlu olduğunu fark ediyoruz. Scar, dizide de Anti-Monitor tarafından
yaralanıyor ve dizimizde de kötü safta yer alıyor, en azından birkaç bölüm önce
böyle oldu. Bu bölümdeki ufak tefek detaylar da çizgi roman hikayesine göz
kırpmadı değil.
İyi dediler kötü çıktı, robot dediler canlı çıktı. Kimden mi
bahsediyorum? Tabii ki de Aya’dan. Kaç bölümdür robot ile canlı arasındaki
aşkın mümkünlüğünü sorgularken, ufak tefek yanıtlarla da olsa ‘’Bu mümkün,
çünkü o bir yapay zeka! ‘’ tarzında yanıtlarla tatmin olmaya çalışıyordum. Asıl
bomba finalden birkaç bölüm önce patlamış oldu. Meğerse Aya, robot değilmiş ve
Aya’nın özü, Yeşil Fener yüzüklerine de güç veren canlı varlık Ion’dan geliyormuş. Şaşırdınız değil mi ?
Duyunca ben de şaşırdım. O değil de, Aya’nın yok edilmesini ima eden tek bir
sözcükte bile ortalığı yıkmaya hazır olan Razer, canlı olduğunu öğrenince daha
da çekilmez hale gelecek, düşünüyorum da, iyi ki finale az kalmış.
Bu bölümde gemimiz
yüksek hızla ( ultra-warp ) seyahat ederken oluşan görüntü ve ışık
değişimlerinin karakterlerin kostümlerinde hissedilmesine kadar düşünülmüş ince
detaylar oldukça güzeldi. Bunun yanında Superman II filminden Ursa olarak
tanıdığımız Sarah Douglas’ ın ‘’kötü kadın’’ olma kaderini yenemediğini de
tekrar görmüş olduk, kendisi sesiyle Muhafız Scar’a hayat verdi, dürüst olmak
gerekirse kendisine ‘’kötü kadın’’ rolleri yakışıyor fakat bundan sonraki
bölümlerde karşımıza çıkmayacağını düşünüyorum. O değil de, kaç bölümdür
şikayet ettiğim gemimiz de artık yok, yirmi dört bölümdür olaylara mekan olan
gemimize böylelikle veda etmiş olduk. Bunun yanında ‘’ Kara Kitap ‘’ ve ‘’
Alpha Lanterns ‘’ gibi çizgi roman detaylarına hissettirmeden yapılan göz
kırpmalar da bölüme gayet iyi tat vermiş. Fakat ne olursa olsun, Aya’nın orijin
hikayesinin kötü olduğunu itiraf etmeliyim.
Ekibimiz, Aya’yı yok
etmenin bir yolunu hala bulabilmiş değil, bulsalar da Razer hemen müdahil olup
bunu önlemeye çalışıyor zaten. Son iki bölüm kala, elimizde sadece küçük ufak
tefek ipuçları ile finale gidiyoruz. Bundan sonraki bölüm ve final, iki bölüm
olarak olayların neticelendirileceği bölüm olacak, umarım güzel bir final ile
dizimize son veririz.
'' Hellbazer ''



























