Biraz da Nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Biraz da Nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
I) Giriş
 
Bu incelemeyi yazarken nasıl yazsam karar veremedim açıkçası. Önceki formatta yazmak, devamlılık açısından en mantıklı olanıydı, ayrı bir giriş yazmadan tek paragrafta dönemle veya bazı bilgilerle ufak giriş yapmak daha da kolaydı ayrıca. Ama önümüzde, birazdan da bahsedeceğim üzere günümüze birçok şey bırakan bir dizi.. Ayrıca Lois and Clark’ın benim için yeri çok ayrı, hatta 90’lı yıllarda çocukluğunu yaşamış hemen herkes için. Bu yüzden sekiz inceleme olarak planladığım ‘’Lois and Clark’’ maceramız başlarken, başlangıca ufak bir giriş paragrafı ayırmak olmazdı elbette. Ben de düşündüm taşındım ve en güzel girişin, 90’lı yılların ufak bir tanıtımı olacağına kanaat getirdim. Öyle ki bu yılların benim için önemi büyük. ‘’Biraz da Nostalji ‘’ projesinin amacı, raflarda tozlanmış, unutulmuş ya da unutulmaya yakın bir hal almış şeyleri karşınıza çıkarıp tanıtmak ve incelemek ama bunun yanında bu projeyi başlatabilmemin tetikleyicisi nostalji seviyor olmam. Eğer bir zaman dilimi belirtmem gerekiyorsa da evet, 90’lı yıllara geri dönebilmeyi çok isterdim.
 
Sovyetler Birliği’nin yıkılması demek  A.B.D.’nin en güçlü devlet olarak tek başına kalması demekti. Nitekim 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla da bu gerçekleşti, hem bir devlet hem de bir ideolojinin ‘’tartışmasız’’ zaferiydi bu. Yıllar yılı süren karşılıklı silahlanmalar, tehditler ve hegemonya çabaları, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla yerini evrensel barışa bırakmış mıydı? Elbette ki bırakmamıştı, ancak yıllar yılı süren Soğuk Savaş’ın ardından insanlar, hiç değilse kendilerini nefes alabilecekleri bir süreç içerisinde buldular. 90’lı yıllar tüm Dünya için aslında on senelik bir nefes alma süreciydi. İnsanlar neşeliydi, hayat renkliydi, ki bu renklenme, kıyafetlerde, müziklerde, saçlarda ve aklınızın alabileceği her yerdeydi. Müzik dünyasında şimdilerde ünlü olsa da şöhreti azalmış, bazıları da tersine efsane olmuş birçok isim girdi hayatımıza, bazıları da o yıllarda kariyerinin zirvesini gördü Michael Jackson gibi.
 
Sinema ise tam  bir efsaneler geçici gibiydi, neler yoktu ki. Reservoir Dogs, Pulp Fiction, Basic Instinct, Natural Born Killers, Toy Story, Titanic, Dark City, Taxi ( çocukluğumuzun-gençliğimizin  ‘’Hızlı ve Öfkeli’’si desek yanılmayız sanırım ), The Big Lebowski, Fight Club… vs. gibi.
 
Konumuz sinema ise elbet diğer bir listemiz de olacaktır; 90’lı yılların bilimkurgu, fantastik ve çizgi roman uyarlaması filmler. Teenage Mutant Ninja Turtles serisi, Darkman, Total Recall, Terminator II :Judgement Day, Batman Returns, Meteor Man ( en muhteşem filmlerden değil tabii ki ), The Mask, The Crow, Judge Dredd, Batman Forever, Batman & Robin, Men in Black, Blade, The X-Files, The Mummy, Star Wars Episode I : Phantom Menace, .... vs. gibi.
 
90’lı yıllar internetin çok gelişmediği yıllar en nihayetinde. Bu yüzden sinemadan da önemli olan asıl şey, televizyondu. İnternet ne zaman hayatımızda bu kadar etkili oldu bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa internet öncesi televizyon programlarının kalitesinin oldukça iyi olduğu. Özellikle çizgi roman okurları için altın değerinde olan animasyon serileri, bu yıllarda karşımıza çıktı. Batman The Animated Series, X-Men The Animated Series, Spider Man The Animated Series, Teenage Mutant Ninja Turtles, Spider Man Unlimited, The New Batman Adventures, Superman The Animated Series, Batman Beyond, Fantastic Four, The Incredible Hulk, Iron Man, The Avengers : United They Stand, Men in Black : The Series,…. vs.
 
Aslında çok kolay bir şekilde anlaşılacağı üzere, çizgi roman uyarlaması çılgınlığının kapısını açan dönemler bu yıllar. Özellikle televizyonda animasyon serileri patlaması yaşanırken televizyondaki diğer bir yapım vardı ki, hepsinin arasından sıyrılıp geçiyordu; Lois and Clark : The New Adventures of Superman. Sinemadaki gösterişli yıllarının ardından son filmiyle sinema perdesindeki yerini kaybeden Superman, uzun soluklu bir aranın ardından karşımıza bir dizi ile çıkıyordu hem de Superman’in adını değil de Lois ve Clark’ın adını ön plana koyarak. Peki Christopher Reeve efsanesinin ardından, Superman/Clark Kent kim olacaktı? Daha doğrusu bu ağır yükü kim taşıyabilecekti?
 
 
II) Pilot Bölüm
 
İlk bölüm için ayrı bir başlık açmamın sebebi, bölümün başlı başına bir film olması. Bir buçuk saatlik süresiyle kimilerine çok uzun gelebilir ancak ilk defa Superman ile alakalı bir dizide orijin bu kadar uzun süreli tutuluyor ve bu da oldukça farklı bir yoldan işleniyor. İlk defa küçük yaşlarda izlediğimden, inceleme yazmak için izlediğimde zaten aklımda çok bir şey yoktu ve ben bölümü izlemek için ilk açtığım dakikada, yok olmak üzere bir Kripton beklerken dizi hiç beklemediğim bir şey yaptı. Konu hiç Kripton’a gelmedi bile. Gerek var mıydı? Yoktu. Peki böyle başlamadıysa, Jonathan ve Martha çiftinin roket içinde bir bebek bulmasıyla mı başlıyordu her şey? Hayır! Bölümümüz Daily Planet’ın önünde, taksiden inen ( ve kılık değiştirmiş ) Lois Lane ile açılışını yapıyordu. Anlayacağınız dizimiz Superman’i farklı bir tatta karşımıza çıkaracağını daha en başından hissettirmiş oluyordu. Sonrasında da Jimmy Olsen ve Perry White gibi isimler bölüm içinde yavaş yavaş karşımıza çıkmaya başlıyor.
 
Sonrasında Clark Kent’i görüyoruz, Metropolis’e ilk adımı atan Clark, daha şehre gelir gelmez bir otobüs dolusu yolcuyu kurtarıyor. En nihayetinde daha kostümünü giymemiş ve Superman adını almamış olan kahramanımız, bölüm içerisinde bazı şeyler yapsa da bunu Clark Kent olarak yapıyor ve Jonathan Kent ise bu durumdan oldukça rahatsız. Çünkü oğlunun süper güçleri olduğunun fark edilmesiyle onun bir denek olarak kullanılacağı endişesini taşıyor, bu yüzden Clark’ın insanları kurtarmasından yana olmadığı bir gerçek. Ama Clark Kent bu, durur mu!
 
Bölümümüz ilerledikçe kahramanlarımızın kişilikleri hakkında bilgi sahibi de olmaya başlıyoruz, aynı zamanda dizimizdeki Clark Kent portresinin de nasıl olacağını az çok öğreniyoruz. İlk izlemeye başladığımda Christopher Reeve döneminde olduğu gibi sakar Clark Kent’i göreceğimiz düşüncesinde olsam da, dizimiz eskilere dönüş yapıyor. Clark Kent bu dizide daha çok 1950’li yılların Superman’i ile benzerlik gösteriyor, sakar ve saf bir Clark Kent’ten ziyade George Reeves dönemindeki kibar bir beyefendi kişiliğine geri dönüş yapılıyor. Evet, bu dizide kahramanımız neredeyse her konuda bilgili (Çince bile biliyor, daha ne olsun!), Kansas’tan yani bir ‘’kırsal hayat’’tan geldiğini ahlaki değerleri ile gösteren, kibar ve mütevazı bir karakter. Fakat karakterlerin bu geri dönüşümünü sadece Clark ile sınırlayamayız. Çünkü örneğin Perry White’ın da 1950’li yıllardaki haline geri döndürüldüğünü görüyoruz, biraz farklı olsa da. ‘’Yüce Sezar’ın Hayaleti’’ gibi nidaları olmasa da, tam bir Elvis Presley hayranı ve eskiden olduğu gibi fazlasıyla agresif. Aslında teker teker açıklamak yerine biz şunu söyleyelim; dizi neredeyse birçok yönüyle eskilere geri dönüş yapıyor ama kendisine de yenilikler katarak.
 
 
 
Daha ilk bölümden kötü karakterimizi de görme şansını elde ediyoruz; Lex Luthor. Yöntemleri, amaçları ve kişiliği hakkında en çok bilgi sahibi olduğumuz karakter de ilk bölümde kendisi oluyor aslında. Fakat bölüm içerisinde öğrendiğimiz en güzel – ve işe yarar – bilgi ise Lex Luthor’un yükselişinin yirmili yaşlarda başlamış olması. Tabii söz konusu olan Lex Luthor olunca yükselişin içinde bir şaibe aramamak ne mümkün! Aslında Lex Luthor için yazılabilecek çok şey var fakat bunu pilot bölümde yazmaktan ziyade tüm sezonu incelediğimizde yazmak daha doğru olur. Ama kendi fikrimi daha şimdiden söylemem gerekirse, bu dizideki Lex Luthor aslında tam da istediğimiz gibi bir karakter. Seneler boyunca böyle bir portre görmeyi beklemek yerine dönüp eskilere bakmak gerekliymiş demek ki.
 
İlk bölüm olmasına rağmen dolu dolu olması, bu bölümü en iyi kılan şeylerden birisi. Süre olarak uzun olması hiç problem değil, çünkü gerçekten Superman olmadan bir Superman filmi çekmek istense, bundan daha iyisi çekilemezdi sanırım. Burada bölümün tüm konusunu yazıp sürprizini kaçırmak istemiyorum, ancak bir yandan karakterler işlenirken diğer yandan Prometheus Uzay  Projesi, uzay kolonileri, sabotajlar gibi daha birçok şey barındıran bir bölüm olarak, bölümün tam puanı hak ettiğini söyleyebilirim. Bu arada Superman yok dedikse de, hiç yok değil. Bölümün sonlarında kahramanımız arz-ı endam ediyor elbette.
 
1978 filminde olduğu gibi Yalnızlık Kalesi gibi bir mekanı olmadığından, kostümü elbette ki annesi dikiyor, fakat Bonnie Tyler’dan ‘’ I Need A Hero ‘’ şarkısı eşliğinde Clark’ın çeşitli kostümler giydiği sahne izlenmeye değer gerçekten. Hem mizahı bol ( Ne kıyafetler gördü bu gözler!) hem de ufak bir Captain America göndermesi bile içeren bu sahnenin sonunda Clark en sonunda kırmızı-mavi kostümü seçiyor seçmesine ama yine bir şey eksik; ‘’S sembolü ‘’. İşte bu noktada Martha Kent, onu rokette buldukları zaman sarılı olduğu battaniyedeki bu sembolü kıyafete ekliyor. Anlayacağınız her ne kadar Jor-el veya yok olan bir Kripton göremesek de sembolün ‘’ aileden gelme’’ olduğunu böylelikle anlamış oluyoruz. Aynı zamanda kahramanımız kostümünü giydiğinde ilk kurtardığı isim, dolaylı yoldan da olsa Lois Lane oluyor. Tabii bu kurgu ne ilk ne de son, bunu da buraya not düşmekte fayda var. Bahsedilmesi gereken diğer bir konu ise bu dizinin çizgi romanlarda kullanılması. Evet, yanlış duymadınız, bu dizide gördüğünüz bazı sahneler çizgi romanlarda karşımıza çıktı. Örneğin filmde Amy Platt adlı kızın, kostümünü beğenmesi üzerine Superman’in verdiği cevap; ‘’ Annem benim için dikti. ‘’ şeklinde olması size hangi çizgi romanı hatırlatıyor? Ya da Superman’in Lex Luthor’un ofisinin önünde belirip, onu uyarması ? Superman : Tüm Mevsimler! Bir orijin bölümü olarak kendisinden sonraki çizgi romanlara da bir şeyler katmış olması mükemmel gerçekten. Son olarak bahsetmemiz gereken şey ise, Superman’in Prometheus Uzay Projesi’nde yer alan kolonistleri ve Lois Lane’i kurtarmasının ardından gördüğümüz gazete başlıkları. Kendisinin bir uzaylı olduğu tahmin ediliyor ve bu başlıklara da yansıyor. Öyle ki, ‘’uzaylı kimliği’’nin sonralarda başına dert açması olasılığı veya buna sürekli atıf yapılacağı düşüncesine kapılmamak mümkün değil.
 
 
 
 
Böylelikle pilot bölümümüzü uzun uzadıya ele aldık, ‘’ Biraz da Nostalji ‘’ kapsamında yazılan her bilginin gelecekte karşımıza çıkacağını unutmamakta fayda var. Bakalım bu bilgiler bizi nerelere götürecek? ( Nerelere götürmeyecek ki! )
 
III) Diğer Bölümler
 
Dizimizin iyi olan bölümü sadece ilk bölümle sınırlı değil elbette. Devamında gelen her bölüm – birazdan bahsedeceğim hususlar hariç- oldukça başarılı. Göndermeleriyle olsun, yakalanan ve gelecekte kullanılacağını göreceğimiz ufak detaylarıyla olsun izlemesi gerçekten keyif verici on bir bölüm oldu. Örneğin hemen ikinci bölüme baktığımızda minik bir siyasi gönderme bile yakalıyoruz; Büro 39. Büro 39, Kuzey Kore’de girilmesi yasak olan bir yer ve giren kişinin sonu çok da iyi olmuyor, zaten iç işleri hakkında pek de bilgi sahibi olmadığımız ülkenin bir de böylesine gizli bir kurumu içinde barındırıyor olması, akıllarda birçok soru işareti bırakıyor. Dizimize bakacak olursak Büro 39, uzaylılarla ilgili araştırmalar yapan bir kurum ve faaliyetleri gizli. Peki bu kurum adına sorgulamaları yapan kişi kim dersiniz? Jason Trask. Fark edileceği üzere kendisi X-Men evrenindeki mutant düşmanı Bolivar Trask ile aynı soyadına sahip ve nasıl ki Bolivar mutant düşmanı ise, Jason da saplantılı bir şekilde uzaylı düşmanı. Yani Marvel Comics evrenine ufaktan bir atıfta bulunulmuş diyebiliriz. Ayrıca ikinci bölümün sonunda bu büro hakkında haber yapmak isteyen Lois ve Clark ikilisinin de ‘’haberin inandırıcılığı olmadığı’’ gerekçesiyle Perry White tarafından durdurulduğunu görüyoruz. Bu da tabii ki bize Man of Steel filminde Lois Lane’in yine Perry White tarafından uzaylılar hakkında haber yapmasını engellenmesini hatırlatıyor. Bu bilgiyi de köşede tutalım derim.
 
En çok hoşuma giden şeylerden biri ise üçüncü bölümde Lex Luthor’un, Superman’in güçlerini ölçmek için yaptığı sabotajlar esnasında söylediği cümleler oldu. Eski dizileri veya animasyonları izlediyseniz mutlaka bilirsiniz, her bölümün başında Superman’in güçlerini tarif eden bir metin okunur. İşte her bir test sonrasında Lex Luthor, örneğin ‘’Faster than a speeding bullet’’* ya da ‘’Powerfull than a locomotif’’** veya da ‘’Man of Steel’’ gibi lakaplar takarak geçmişi tekrar gülümseyerek hatırlamamızı sağlıyor. Dile kolay tam altı sezon boyunca Adventures of Superman dizisinde ve birçok animasyonda bunu dinlemiştim. Dördüncü bölüme baktığımızdaysa çizgi romandan ufak bir detay gözümüze çarpıyor. Okuyanlar bilir, Clark’ın Superman olmadan önce babasına söylediği –ve oldukça etkileyici olduğunu düşündüğüm – bir söz vardı; Herkes bir parçamı istiyor. İşte bunu dördüncü bölümde Lois Lane’in ağzından ‘’ Herkes onun bir parçasını istiyor’’ şeklinde duyuyoruz, ancak etkileyiciliği olmadan. Yine de çizgi romanlara böylesine atıflarda bulunması hiç de fena değil.
 
 
 
 
Mesela dokuzuncu bölüme baktığımızdaysa, yine kendisinden sonra çizgi roman sayfalarında benzerini göreceğimiz bir hikaye ile karşılaşıyoruz. Metropolis’te kış aylarında çok sıcak günlerin yaşandığı bölümde, bunun sebebi olarak Superman olarak gösterilince kahramanımız önce güçlerini kullanmama sözü veriyor fakat sıcaklık artışının arkasındaki asıl isim olan Lex Luthor’un, Superman’i güçlerini kullanması için sabotajlarla zorlaması ve Superman’in insanları korumak için kahramanlık görevini bırakmayı düşünmesine kadar birçok süreç yaşanıyor. Peki benzer hikayeye sahip olduğunu söylediğimiz çizgi romanda neler geçiyordu? Yine çok sıcak bir Metropolis gününde şehrin tüm halkının birdenbire kendinden geçerek bayılması ve Lex Luthor’un bunun sebebi olarak Superman’i suçlaması, Superman’in güçlerinin yabancı kaynaklı olmasından dolayı hastalık taşıdığını iddia etmesi gibi olaylarla karılaşıyorduk. Peki bu hikaye hangi çizgi romandaydı? Yine Superman : Tüm Mevsimler! Hatta tıpkı dizide de olduğu gibi Clark Kent, bütün bu olanlardan sonra çareyi Smallville’ye gitmekte buluyordu. Yine dokuzuncu bölümde ani sıcaklık yükselişinin ardında Superman’in olduğunu düşünen Metropolis halkının Superman’in şehri terk etmesi için eylemler bile düzenliyorlar, arkada planda Superman’in uzaylı kimliğine atıfta bulunan afişler de dikkat çekmiyor değil. Bu bilgileri de köşeye yazalım, gelecekte lazım olacağına eminim.
 
 
 
Peki, on bir bölüm boyunca başka neler oldu? İlk önce belirtelim ki, Superman’in kökenleri şimdilik hala sis perdesi ardında. Clark Kent, Kripton’dan geldiğini Jason Trask hakkında araştırma yaptığında, Büro 39 üyelerinin gizlendiği yerde bulduğu kendisini Dünya’ya getiren roket ve Kripton kökenli bir küreden öğreniyor. Sonrasında her ne kadar kendisini getiren geminin izini kaybetse de küreden öğrendiği bu bilgi şimdilik kökenleri hakkındaki tek bilgi. Bunun yanında yine içinde Jason Trask’ın olduğu bir diğer bölümde de karakterimiz, Kriptonit’e olan zayıflığını da öğreniyor. Sonrasında Lois’in Superman’e olan aşkı malum ancak aynı zamanda tam da on birinci bölüm itibariyle Lois’in, Clark’a yakınlaştığını söylememiz mümkün. Yine Lex Luthor’un da Lois’e yakınlaştığını belirtelim. Yukarıda da belirttiğim gibi, Lex Luthor ana kötü karakterimiz ve hemen hemen her olayın arkasında kendisini görebiliyoruz. Yani bölüme has kötü adamların arkasında genellikle bir Lex Luthor kaynağı mutlaka oluyor. Lex Luthor ile ilgili alt-metin okumasını bir sonraki incelemede yapmak daha doğru olsa da, dizinin Lex Luthor için hazırladığı alt metinin radikal bir çizgide olduğunu şimdiden söylemeden edemeyeceğim. Bunun yanında görsellik hakkında yorumda bulunmak gerekirse, dizinin ilk birkaç bölümünde Superman’in kostümü ile ilgili sıkıntıyı bariz bir şekilde göreceksiniz ama sezonun geri kalan bölümlerinde dizinin bu sıkıntıyı aştığını görüyoruz. Görsel efekt konusunda da dizinin ilk bölümünde, özellikle bölümün sonlarına doğru tüm sezonun aynı efektleri taşımasından korksam da, dizi bu konudaki korkumu boşa çıkardı ve çekildiği yıllara göre oldukça iyi efektler kullandığını da görmemi sağladı. Gerçekten, Lois & Clark dizisi, bir sinema filmi olmamasına rağmen hiç de fena görsel efektlere sahip değil. Fakat akıllara zarar bölümler de var elbet, emin olun izlemek bile istemezsiniz. Düşünün ki bir parfüm var ve bu parfüm herkesi aşk sarhoşu haline getiriyor, bir kişiye karşı beslediğini duyguların daha da artmasına sebep oluyor. Komik bir bölüm olabilir, ama Superman’den beklediğim komedi, açıkçası bu kadar ‘’cıvık’’ değil.
 
Aslında karakter ve karakterlere seçilen oyuncular hakkında yazmak gibi bir fikrim vardı bu incelemede. Ancak bunu bir sonraki incelemede yapmayı şimdilik daha uygun görüyorum. Aklımızda bulunsun diye son olarak vereceğim bilgi ise, siyahi bir Perry White’nin bu dizide düşünülmüş olması. Hatta bu rol için James Earl Jones’un neredeyse seçilmek üzere olduğunu biliyor muydunuz? Kendisini çok yakın bir karakterden, Darth Vader’dan tanıdığımız bu isim ( Darth Vader’ın o ünlü sesinin sahibidir kendisi ) bu dizide konuk oyunculuk yapmış olsa da, elbette kendisini dizimizde Perry White olarak izlemek muhteşem olurdu. Böylelikle yazımıza son verirken Lois & Clark dizisini izleyeceklere iyi seyirler diliyor ve bir sonraki yazımızda görüşmek üzere diyorum. Hoşçakalın.
 
-Superman kanamazdı değil mi?
-Bilmiyorum.***
 
*Bir kurşundan daha hızlı
**Bir lokomotiften daha güçlü
***Smart Kids adlı bölümden
 
 
 
''Hellbazer''
 II. Dünya Savaşı bittikten sonra Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği ile A.B.D. ve kapitalist Avrupa arasında neredeyse hiç bitmeyeceği düşünülen bir Soğuk Savaş başladı.Bu savaş Dünya üzerinde yeni devrimler gerçekleşip, sosyalist yönetime her bir yeni devlet katılışında daha da harlandı.Siyasi krizler, Altı Gün Savaşları, 68 gençliği, Küba Füze Krizi gibi daha bir çok olay kazındı akıllara.II. Dünya Savaşı’ ndan 1980’ lere gelene kadar çok ülke yıkıldı, çok ülke kuruldu, kapitalizm birçok krize girdi, her seferinde de güçlenerek çıktı fakat 1980’ lerde sosyalizmi temsil eden Sovyetler Birliği içine girdiği krizden çıkamadı ve 1950’ lerde başlayan içten çürüme dışa vurdu.Çok da şaşırmamak lazım, kapitalizmin güce, imkanları ve yayılma alanı daha fazlaydı ve kendini gösterebileceği, anlatabileceği çok da fazla alanı vardı.Mesela radyo, mesela televizyon, mesela sinema… Bundan daha önce de bahsetmiş olsam da konunun asıl konuşulması gereken yer burası olduğundan konuyu daha da genişletmekte fayda var.Az önce kapitalizmin sinemayı kullanışından söz ettim, fakat aynı sektörü sosyalistler de kullanmış ve bana kalırsa daha başarılı örnekler vermişlerdir.Sovyetler Birliği’ nde sinema denildiğinde akla gelecek ilk isim; Sergei Eisenstein.Kendisinin yeri sinema tarihinde çok farklıdır, benim için de öyle.Belki şuan size tüm filmlerini anlatamam ama Grev ve Potemkin Zırhlısı filmlerinden biraz bahsetmekte ve şiddetle tavsiye etmekten hiçbir sıkıntı görmüyorum.Mesela Grev filmi insana çok şey düşündürür, aklınıza birçok şey gelebilir bu filmi izlerken.Hırsızlıkla suçlanan bir işçinin intiharı ile başlayan bir grevin, sonradan işçilerin arasına provokatörler sokulması o da yetmeyince polisin devreye girmesiyle devam eden bir film, dediğim gibi bu filmi izleyince neler gelmez ki akla… Ama Eisenstein’ in gerçek bir efsanesi varsa o da Potemkin Zırhlısı’ dır, her ne kadar propaganda filmi olarak istenmiş olsa da, yönetmen bugün bile güncelliğini ve etkileyiciliğini yitirmeyecek muhteşem bir film ortaya çıkarmış.Bugün bile bu filmi izleyenler arasında geçen konuşmada mutlaka ‘’ Odessa Merdivenleri ‘’ sahnesini duyarsınız.Çünkü o kadar etkileyici bir sahnedir ki, tüm filmi unutabilirsiniz fakat bu sahne mutlaka akılda kalacaktır, bir annenin oğlunun cansız bedeniyle askerlerin karşısına dikilişi, onlarca insanın tereddütsüz askerler tarafından kurşuna dizilişi veya küçük bir bebeğin bile katledilişi… Bu noktada örnek vermem gerekirse, Hollywood sinemasında da bu sahneden etkilenen filmler mevcut, geçtiğimiz incelemede bahsettiğim Brazil filminde bunu görebileceğiniz gibi en açık örneği Star Wars III : Revenge of The Sith filmi olmuştur.Hatırlarsınız, Darth Vader’ ın arkasında klon askerler eşliğinde Jedi Akademisi’ ne gidip, küçük ya da büyük demeden oradaki tüm Jedi’ ları öldürdüğü baskın sahnesinden bahsediyorum.Çok lafa gerek yok, Potemkin Zırhlısı izleyebileceğiniz en müthiş yapımlardandır.Kapitalizmin bize sunduğu filmlere geçmeden önce Charlie Chaplin’ in yönettiği ve oynadığı Modern Zamanlar* filmi son örneğimiz olsun.Kapitalizmde makineleşmeye yapılmış en güzel eleştiriyi bulursunuz bu filmde, Fordizme getirilmiş en esaslı eleştiridir.Kitap okumayı sevmiyor olabilirsiniz fakat siyasetle aranız iyi ise bu film tavsiye listemin ilk üçünde kendisine rahatça yer bulacaktır.Modern Zamanlar sayesinde kapitalizmde makineleşmenin yanında insanların da ne kadar ‘’ mekanikleştiğini ‘’ görürsünüz,  komedi filmi olabilir ama bir yandan da üzülürsünüz.Bu filmin sonunda bir tek ben mi hüzünlenirim, bilemem.Bildiğim tek şey ise filmi izledikten sonra ‘’ Keşke 1930’ larda yaşasaydım ‘’ diyecek ve bu filmi kendi zamanında, korkusuzca ayakta alkışlamak isteyeceksiniz.
 
 Holywood’ un çektiği filmler ise daha çok aksiyon üzerineydi, insanlara da korku aşılamayı amaç ediniyordu daha çok ( nadir örnekler mutlaka çıkacaktır ).Açıkça verilmese de anti – komünizm ve A.B.D. milliyetçiliği ile alttan alta besleniyorduk.Bu konuda ilk vereceğim örnek tahmin etmeniz gerekir ki Atom Man vs. Superman filmi olacaktır.Lex Luthor’ un bile Atom Man olduğu bu filmde en azından yönetmen ve senaristlerin zamanın korkularına, bçyle bir isim seçimiyle nasıl da ayak uydurduklarını gördük.Çok değil, beş sene sonrasının filmi Day The World Ended ise nükleer savaş sonrası radyasyonun etkilerini anlatan, bol yaratıklı bir aksiyon filmi.Fakat Maymunlar Cehennemi denildiğinde bir durmak lazım, bu seriyi ben de çok severim.Bildiğimiz Dünya’ nın atlattığı son savaştan sonrasını anlatan bu film, olası gelecek olarak efsane bir filmdir, ufak bir de not düşmek gerekirse, insanlık kendi kendisini yok etse de yaşamın bir şekilde devam edeceğini de bize çok güzel anlatır.Şimdi vereceğim son iki örnek de sinema tarihine adını altın harflerle yazdıran benim de sevdiğim iki film; The Terminator ve The Matrix.The Terminator, nükleer savaşın ardından bize mükemmel bir distopik örnek sunuyor, aldığı her övgüyü hak eden bu film, yakında serisine yeni bir filmi daha ekleyecek, ama bana kalırsa ilk iki filmin yanına bile yaklaşamayacak.The Matrix, Sovyetler Birliği’ nin yıkılışından sonra çekilmiş olsa da yine nükleer silahlardan dem vurur.İnsanoğlunun makinelere karşı son umut olarak nükleer silahları kullanmasının sonrasında oluşan gerçek ve sanal Dünya’ yı anlatan bu film ( ve serinin devam filmleri ) hem nükleer silahların çözüm olmadığı konusunda bizi uyarmış oldu hem de Dünya’ nın gerçekliği hakkındaki sorgulamalarıyla kendisini bugün bile tartışılan bir film haline getirdi.Aynı kalitede çekilecek bir devam filmine ben dahil kimsenin ‘’ Hayır ! ‘’ demeyeceğini düşünüyorum.
 
 
 
 Giriş kısmı çok uzun gelmiş olabilir fakat Christopher Reeve’ in Superman olarak oynadığı son filme de iyi bir inceleme yakışırdı.Son okuduğunuz Supergirl incelemesinden sonra bu incelemede de ağzımı açıp gözümü yumacağımı düşünüyorsunuzdur.Böyle düşünmekte haklısınız, ben de incelemeyi yazmadan birkaç gün önce böyle düşünüyordum.Fakat bu sefer eleştirilerim direkt Warner Bros.’ a ve yönetmene yönelik olacak.Filmin kendisine olan eleştirilerim noktasında şaşırabilirsiniz, aslında şuan böyle düşünürken ben bile şaşırıyorum.Fakat bu filmin kötü olmasının altında yatan sebepler farklı, Richard Donner ile anlaşmazlığa düşen Warner Bros. nasıl ki tekrardan muhteşem bir film izlememize engel olduysa, muhteşem olmasa bile bu filmin makul, kabul edilebilir olmasını engelliyor.Sidney J. Furie ve şirket hakkındaki eleştirilerimi sonraya saklayayım ve sizi çok bekletmeden incelememize geçelim.
 
 Bir önceki filmden farklı olarak ilk iki filmin jeneriği ile başlayan film, her ne kadar o epik müzikle başlarsa başlasın, insanda – görsel olarak – o etkiyi yaratmıyor.Jeneriğin devamında gelen sahnede ise umutlanmadım değil, çünkü Superman, Sovyetler  Birli vatandaşı olan üç kozmonotu kurtarıyor  hatta onların dilinden bile konuşuyor ( Komünist Rusya’ nın dilini bilen bir Superman o dönemler için şaşırtıcı bence ).Bu ufak kurtarma sahnesinin ardından karakterimizi Smallville’ de görüyoruz, bu yönetmen tarafından düşünülmüş güzel bir ayrıntı fakat geçtiğimiz filmde Lana ile yakınlaşan Clark Kent fikri daha güzeldi.Buradan fark ediyoruz ki Sidney J. Furie, bir nevi üçüncü filmi yok sayıyor ( Martha Kent’ in ölümü dışında ).Asıl gözlerinizin fal taşı gibi açılacağı kısmı da söylemedim, aslında bu film kendisinden önceki tüm filmleri yok sayıyor.Mesela  ilk filmde Jor-el’ in, Kal-el’ i Dünya’ ya yollarken gemisine koyduğu yeşil modülü hatırlarsınız hatta Superman bu ‘’ tek ‘’ modülü ikinci filmde güçlerini tekrar alabilmek için kullanıyordu.Fakat ne oluyor ? Clark,  Smallville’ deyken kendisinin gönderilmiş olduğu uzay gemisinde bir ‘’ yeşil modül ‘’ buluyor.Üstüne üstlük yetmezmiş gibi Richard Lester’ in ikinci filmde yaptığı hataya düşerek kendi kafasından güç uyduruyor.Gemideki modülü almasının ardından Clark Kent, bakışlarıyla gemiyi yok ediyor.Isı bakışı değil, normal bakıyor işte.Daha durun, bu filmde bakışların etkisi çok büyük.Sidney j. Furie sayesinde Superman, Dünya’ yı neredeyse iki göz hareketiyle kurtaracakmış da anlaşılan birisi müdahale etmiş.
 
 
Arada geçen birçok aksiyonlu sahneyi atlarsak, sıra filmin esas konusuna geliyor.Devletler arası görüşmelerin olumsuz sonuçlanması üzerine A.B.D. başkanının televizyona çıkıp, ağlamaklı bir halde ‘’ Silahlanma yarışında galip olmaktan başka çaremiz yok ‘’  gibi konuşmalarından sonra Jeremy adlı çocuğun aklına bir fikir geliyor; silahlanma yarışını durdurmak için Superman’ den yardım istemek.Söylemeyi de unutmayalım, bu esnada Lex Luthor, yeğeni Lenny’ nin yardımıyla çoktan hapisten kaçıp yeni planlarını uygulamak için Metropolis yollarına düşüyor.Hazır Lenny ve Jeremy demişken, peşin peşin bu iki karakterin de bir halta yaramadığını , sırf Jeremy adlı çocuğun konuşmasını duymamak için filmi ikinci izleyişimde Türkçe dublajlı izlediğimi söyleyeyim ( Beş dakikalık sahne neler yaptırıyor görün ).Yani Superman ile iletişime geçmesi beklenen bu çocuğun konuşması neden bu kadar itici olabilir ki ? Ya da oynayacak başka çocuk mu yoktu ?
 
 Yine arada geçen birçok olayı atlayarak Nuclear Man’ e gelelim.İsmi bana görür görmez Atom Man’ i hatırlatmadı değil.Zaten bu filmde de karakterin yaratıcısı Lex Luthor.Anlayacağınız 1950’ li yıllarda tek olan düşmanımız şimdi iki ayrı bedende; birisi neredeyse düşünme yetisinden yoksun Nuclear Man diğeri de bildiğiniz dahi Lex Luthor.Filmi izlerken ve her şey neredeyse güzel giderken, yeni oluşan Nuclear Man’ in ‘’ Superman’ i yok edeceğim ! ‘’ demesi filme yine darbe vuruyor, Nuclear Man, Superman’ i nereden tanıyor olabilir ki ? İlk önce karakterin oluşumuna değinirsek, kendisi Superman’ in bir klonu.Lex Luthor genetiğiyle oynadığı ve oluşum süreci de Superman’ den farklı olduğu için güçleri de farklı haliyle.Fakat filmi izledikçe karakterin yaratılışındaki, özelliklerindeki boşluklar dikkat çekiyor, bir yerde bir eksiklik olduğunu hissediyorsunuz.Bu eksiklik hissinin nedenine geleceğim fakat önce olumsuz eleştiri yağmuruna başlamalıyım.Bu filmde en çok bilinen ve en çok dalga geçilen sahne hangisi ? Tabii ki Çin Seddi’ nin Nuclear Man tarafından yıkılıp, Superman’ in çekici bakışlarıyla yeniden onarıldığı sahne ! Sidney J. Furie, Superman’ e yeni güçler monte etmenin sınırını aşarak filmi çekilmez bir hale getirmiş bana kalırsa. Bunu bırakın sahnenin mantıkla açıklanabilecek bir yanı yok.Superman bakışlarıyla Çin Seddi’ ni onardı diyelim, mimarinin parça parça olmuş taş bloklarını nasıl eskisinden daha yeni hale getirdi ? Bunu da geçelim, peki Metropolis’ te havada asılı bir biçimde dönen insanları nasıl bakışları ile aşağıya indirdi ? Bu film Jean Grey’ in solo filmi de ben mi yanlış biliyorum yoksa ? Bunu da geçin, asıl bomba şimdi geliyor.Daily Planet’ i satın almış olan David Warfield’ in kızı Lacy’ e aşık olan Nuclear Man, büyük bir kız kaçırma girişimiyle Daily Planet’ dan kaçırdığı Lacy’ i nereye götürüyor dersiniz ? Uzaya, Dünya atmosferinden kilometrelerce uzağa ! Sanırım Sidney J. Furie, filmi çekerken hiç mi hiç Superman bilgisine sahip olmamakla birlikte, biraz olsun bilimsel bilgiye de sahip değilmiş.Bugün biraz televizyondan, biraz okul derslerinden ya da ilgilenip de yapılan ufak araştırmalardan herkes bilebilir ki uzayda insan nefes alamaz, oksijen tüpüyle uzaya çıksa da basınç farkından dolayı hayatını kaybeder. Astronotlar neden o elbiseleri giyiyor Sidney J. Furie ? Aslında bilimsel yönden açıklanamayacak başka şeyler de var ancak bunu sizin bulmanızı ve söylemenizi isterim şahsen, bakalım kimlerin bilimle arası daha iyi.
 
 
 
Peki bu filmin bu kadar kötü olmasında Warner Bros.’ un payı ne ? Şimdi siz böylesine büyük bir karakteri sinemaya taşıyacak olsanız ve bunu da bir ortakla yapacak olsanız seçiminiz nasıl olurdu ? Kaliteli işler yapan, kendisini ispatlamış bir yapım şirketi olurdu değil mi ? Peki Warner Bros ne yapmış ? Gidip Cannon Films adlı ‘’ B sınıfı ‘’  filmleri ile ünlenmiş, ucuz senaryolu filmler çeken bir şirket ile anlaşmış ve filmi birlikte yapmışlar.Olacak iş mi bu ? En azından filmdeki efektlerin neden bu kadar kötü olduğunu böylelikle anlamış oluyoruz.Diğer eleştirilecek nokta da yönetmen seçimi.Sidney J. Furie dediğimiz isim, fark ettiğim kadarıyla ne kurgu ne de montajdan anlıyor.Zaten filmografisinin incelenmesi sonucunda, bu film için seçilebilecek en kötü yönetmen olduğunu da görüyorsunuz.Warner Bros. adlı şirket Superman’ in sinema ile ilişkisini kesmek için elinden geleni yapmış, Sidney J. Furie de her şeyi düzelten bakışlar, hafıza silen öpücüklerle bu misyonu tamamlamış.Ah Richard Lester, nereden çıkardın bu hafıza silen öpücüğü !
 
 Şuan bu filmi izlerseniz, hiç değilse bulabildiğiniz kadarıyla silinmiş sahneleri de izleyin veya görsellerini bulun ve bakın.Bir buçuk saat süren asıl versiyon aslında iki saatten daha uzun ve kesilen sahnelerden birkaçı film için en önemli sahneler.Mesela Nuclear Man bir değil iki tane, ilk prototip biraz kusurlu olduğundan ikinci aşamadaki Nuclear Man, ona nazaran daha iyi.Ancak silinmiş sahneler filme konulmuş olsa, ikinci Nuclear Man’ in Superman nefreti ve Lacy’ e olan aşkı konuları havada kalmamış olabilirdi.Ya da filmin başlarında gördüğümüz Clark’ ın anne ve babasının mezarını ziyaret ettiği sahne, ikinci Nuclear Man ile savaştıkları bazı sahneler kesilmese ve filmden bazı sahneler çıkarılıp, yetenekli bir yönetmenin elinde biraz daha iyi kurgulanıp montajlansa adım gibi eminim ki bu film daha izlenilebilir bir Superman filmi olabilirdi.**
 
 
Peki bu filmden sonra ne oldu ? Christopher Reeve, bir kaza sonucunda felç kaldı, 2004 yılında ise hayata gözlerini yumdu.Ama her şeye rağmen bugün Superman dendiğinde gözlerin önünde gelen ilk isim de yine kendisi oldu, belki de bazen biz bile Dünya’ nın şimdiki gidişatına baktığımızda, ölen onlarca masum insanı gördüğümüzde Christopher Reeve suretli bir Superman’ in onları kurtarmasını bekliyoruz ve kendi kendimize soruyoruz; ‘’ Neredesin Superman ? ‘’.*** Fakat hiçbir zaman çıkıp gelmedi, gelmeyecek de ama yine de hayal kurmaktan daha güzel bir şey yok. Sadece dört filmlik bir geçmişi bile olsa Christopher Reeve bizim için hep Superman olarak kalacak, 2004 yılında Smallville dizisinde kendisini son kez gördüğümüz haliyle değil, Superman kostümünü giydiği ilk günkü haliyle onu hatırlayacağız ve onu hiç unutmayacağız, en azından ben unutmayacağım.
 
 Margot Kidder ise bu filmden sonra çok geçmeden psikolojik bir hastalığa yakalandı.Özel hayatında ve ekonomik hayatında zorluklar yaşadı ama tedavisini gördü ve bugün hala bazı yapımlarda kendisine rastlıyoruz.Kendisini Superman ile ilgili olarak en son Smallville’ de Brigette Crosby rolünde gördük.Lex Luthor rolünde izlediğimiz Gene Hackman ise 2004 yılından bu yana herhangi bir yapımda rol almamakla birlikte Superman ile alakalı başka bir yapımda da rol almadı, bu rolü en iyi oynayan kişinin de nedense hala Gene Hackman olduğunu düşünüyorum, fikrim değişir mi ? Bilemem.Perry White rolünde izlediğimiz Jackie Cooper’ ı da bu filmden sonra fazla bir yapımda göremedik, 2011 yılında ise hayata veda etti.Bundan önceki yapımda Jimmy Olsen rolüne daha çok dikkat edeceğimi söylesem de kendisini bu yapımlarda çok da aktif göremediğimden bu dediğimi yapamadım, bu yapımda oynayan Marc McClure’ yı da birçok yapımda gördük, Dax-Ur rolüyle de Smallville’ de kaçınılmaz olarak kendisine yer buldu.
 
‘’ Daha daha ne oldu ? ‘’ derseniz, Superman karakterinin sinema hayatı uzun sürecek bir şekilde sıkıntıya girdi, Sovyetler Birliği yıkıldı, Türkiye de ANAP’ lı yıllarının sonlarındaydı, ama her şeye rağmen herkes daha neşeli ve daha sevinçliydi, işin daha güzel kısmı bu neşeli yıllar daha da neşeli, renkli ve cıvıl cıvıl bir Dünya’ nın kapılarını aralıyordu kendisine; 90’ lar.Biz de böylelikle 1970 ve 1980’ li yılları bitirmiş olduk, 90’ lı yıllarda görüşmek üzere diyerek hepinize keyifli dakikalar diliyorum.Bir sonraki incelemede görüşmek üzere, hoşçakalın..
 
 
* Modern Zamanlar deyince aklıma, aynı zamanda Eric Hobsbawm’ ın kendi hayatını anlattığı tarih seven tüm insanların okumasını tavsiye ettiğim ''Tuhaf Zamanlar'' adlı eseri geldi. 
 
** Filmi gerçekten çok kötü olsa da bu filmin çizgi roman adaptasyonu okumaya değer emin olun.
 
*** Neredesin Süpermen ? adlı filmi hala izlemediniz mi ? Çok şey kaçırmışsınız demektir.
 
'' Hellbazer ''
 
 
 
 
 
 Michael Green’ in * bu sıralar Supergirl projesine odaklandığını duyduğumda bir hayli şaşırdım. DC Comics evreninde birçok kahraman varken Supergirl tercihi doğal olarak bu etkiyi yarattı ve beni heyecanlandırdı. Supergirl dizisi vesilesiyle de olsa belki Superman’ i de birkaç bölüm görebiliriz çünkü hatta görmeliyiz de. DC Comics ve Warner Bros.’ un bayağı aktif olduğu şu sıralarda kim bilir nelerle karşılaşacağız. Madem ki Supergirl projesi akıllardan geçiyor biz Superman ailesinin bu isminin ilk sinema filmine bir göz atalım Superman III filminin ardından 1984 yılında yayınlanan bu filmde neler olmuş bir göz gezdirelim. Evet, çizgi roman sevmeyen, erkek odaklı aksiyondan hazzetmeyen bayanlar…Romantik film tadında, İspanyol dizileri kıvamında bir filmle karşınızdayız. Sanırım TriStar Studios ve DC Comics yetkilileri masaya oturup ‘’ Bir film yapalım, 50’ lerin Superman dizilerinden esinlenelim, aşk falan da koyalım içine bir de yakışıklı erkek de olsun, hem  kızlar belki çizgi roman okumaya başlar olmadı sinemada gelir filmi izleyip giderler ‘’ demiş olmalılar. Keşke 50’ lerde yayınlanan Adventures of Superman dizisinin yanından geçebilmiş olsalar. Neresinden tutsanız elinizde kalacak, Batman ve Robin filmini sevmeyenlere ise bu filmi mumla aratacak resmen aksiyon ambalajlı romantik komedi filmi. Ne yazılabilir ki bu film hakkında ? Üç kere üst üste izlememe rağmen fazladan mantık hatası bulmak dışında hiçbir şey olmadı, iyi bir sahne, hikayeyi biraz olsun kotaracak bir emare arasam da maalesef. Film tüm evrenin en kötü filmi olmak için kendini zorladıkça zorlamış, resmen bitmek tükenmek bilmeyen bir ızdırap halini almış. Kesinlikle ciddiyeti olmayan filmin bir Superman spin-off’ u olduğunu bilmek ne kadar korkutucu olsa da ne yazık ki Christopher Reeve’ li yıllara ait bir spin-off kendisi. Kızların aşık olacağı kaslı erkekler, kızların aşık olmayacağı kassız erkekler, iyi ve kötü kadınlar, beyin yakan sahneler gibi silleleriyle Supergirl başlıyor efendim.
 
 
 
 
Her şeyden önce görsellik fena olmasa da müzik olarak vasat bir jenerikle film baştan sinyal veriyor zaten. Müzikte kulak tırmalayan seslerle beraber işkencenin sadece jenerikle sınırlı kalacağını düşünseniz de aynı müziği birkaç  sahnede de duyuyorsunuz. Neyse, Kripton’ un yok olmasının sonrasında Zaltar’ ın yardımıyla  Argo Şehri’ ni kuran Kriptonlular, eski medeniyetini burada yaşatırken bir gün Zaltar’ ın ufak bir hatası yüzünden şehrin güç kaynağı olan omegahedron kaybedilir. Şehrinin ve ailesinin ölümünü engellemek amacıyla omegahedronun peşinden giden Kara Zor-El, Dünya’ ya gelir. İlk dakikalardan düşmanlarımız ile de tanışma fırsatı da yakalıyoruz; Selena ve Nigel. Bir şehre güç kaynaklığı yapan omegahedron, büyü ile uğraşan Selena’ nın eline geçtiğinde büyük bir sorun haline geliyor, çok geçmeden de bu sorunun yalnız Supergirl tarafından çözülebileceğini, çünkü Superman’ in özel bir barış görevi için Dünya’ dan çok uzak bir galaksiye gittiği bilgisinin A.B.D. başkanı tarafından doğrulandığını öğreniyoruz. Peki neden böyle bir film ? İçinde Superman olmayan bir Supergirl filmi eksiklik iken üstüne neden bir de büyücüler ? Başka bir konu mu yoktu  ? Zaten başından sonuna mantık hatasıyla dolu bir film çekmişsin üstüne neden bir de büyü eklersin ki ? Selena dediğimiz kötü karakter filmin en olmamış karakteri, büyü ile erkekleri kendine aşık etmeye çalışan, büyüye gerek olmadan aşık olanları ise kullanan gereksiz bir karakter. Bu mu Dünya’ nın tek hakimi olacak karakter ?  Ya da en başından başlayalım eleştirmeye, sırf bu film için iç uzay – dış uzay ** kavramlarını araştırdım. Ama Supergirl nasıl gökyüzünden gelmedi de suyun içinden çıktı bunu hala anlamadım, oysa ki omegahedron gayet de gökyüzünden düştü. İşte ta buradan başlayan kafa karışıklığım, Kriptonlu Kara’ nın normalde değdiği objeyi yakması gereken göz ışınlarının bir çiçeği canlandırdığını görünce fazlasıyla da devam etti; filmi durdurdum ve derin bir nefes almak için balkona çıktım.
 
 
 Nedense ben ilk uçuş sahnelerini severim, yani kahramanlığa adım atmadan önceki en iyi sahnelerden biri gibi gelir bana. Bu yüzden bu filmdeki ilk uçuşu da gayet sevdim, sanırım koskoca filmde bir bu sahneyi sevebildim. Ama sonra yine gözlerim sinirden fal taşı gibi açıldı. Supergirl kendisini taciz etmeye kalkanların ‘’ Sen Superman’ in en iyi arkadaşı mısın ? ‘’ sorusuna cevabı ne oldu dersiniz ? ‘’ Superman kim ? ‘’ demesini bekliyorsunuzdur  ama öyle değil ! Doğru cevap ‘’ Ben onun kuzeniyim ‘’ olacaktı. Ya sen Dünya’ ya yeni gelmişsin, kuzenini Kal-El olarak tanıyorsun, nereden biliyorsun onun Superman olduğunu ? Daha bu başlangıç, biraz sonra daha da  kötüsü gelecek. Sonra sahnenin devamında Supergirl hadlerini bildirse de tacizcilerimiz amaçlarından bir türlü vazgeçmiyor, adamların karşısında süper güçleri olan birisi var ama onlar  ‘’ Anladım, oyun oynamak istiyorsun ‘’ deyip hala üzerine gidiyor. Bu nasıl bir senaryo, biri bana açıklasın. Sonra da yönetiminin muhafazakar olduğu her halinden belli olan bir okula kendisini kaydettirmek için gidiyor, o üniformaları nasıl bulduğunu ve nasıl giydiğini hiçbir zaman anlayamayacaksınız. Ama bunu unutun. Okul müdürünün yanına gittiğindeki sahneye gelelim, müdür okul kaydı için tavsiye mektubu istediğinde kendisi daktiloda hızlıca bir mektup yazıp dosyalara sıkıştırıyor, peki bu mektubu kim yazmış gibi gösteriyor ? Clark Kent ! Hadi Superman’ i bildi diyelim, onun gizli kimliğini nasıl biliyor ? Böyle saçmalık görmedim.
 
 
 
 
Okula yazılmayı başardığında karakterimizin oda arkadaşı Lois Lane’ in kardeş Lucy Lane oluyor. Buradaki bir göndermeye dikkat çekelim, gördüğüm ve biraz da araştırdıklarım doğruysa Lucy odada ‘’ Hulk ‘’ çizgi romanı okuyor, bu Marvel Comics’ e uzatılan bir zeytin dalı mı yoksa atılan bir taş mı bilemiyorum. Zaten çok geçmeden filmin ‘’ yakışıklısını ‘’ da görüyoruz ve Selena onu kendisine aşık etmeye çalışsa da Ethan, Linda’ ya yani Supergirl’ in gizli kimliğine aşık oluyor, Supergirl de Ethan’ a. Böylelikle amansız bir ‘’ erkek kavgası ‘’ başlamış oluyor ( Ethan’ ı MSN’ den sileceksin Supergirl ! ). Arada gerçekleşen kavgaları atlayarak filmin en romantik ( ! ) sahnesine gelelim. Supergirl, Selena’ dan kurtardığı Ethan’ ı bir çarpışan arabanın içinde geceden öğleye kadar uzak bir yerlere uçuruyor, romantik gün doğumları, romantik gün batımları ve daha  neler neler, hem de çarpışan arabayla ! Bu filmi izleyen son kişi kör olacak !
 
 
 Tamam, filmde iyi bir sahne daha varsa o da Selena’ nın Supergirl’ i Hayalet Bölge’ ye hapsetmesiydi. Ama Selena’ nın Hayalet Bölge’ den nasıl haberi oluyor ? Bu soruyu da pas geçersek, Hayalet Bölge’ nin içeride nasıl göründüğünü görmemiz, filmde iyi sayılabilecek bir şey. Yüz on üç dakikalık filmde toplasak beş dakika ediyor iyi sahne süresi.
 
 
 Şimdi, filmin başında Supergirl bir uzay aracı ile Dünya’ ya ulaştı, hatta ilk başta dediğim gibi suyun içinden çıktı. Filmin sonlarındaysa Supergirl yine aynı noktadan omegahedron ile geri döndü ama hadi ilk geldiğinde uzay aracı ile bunu başardı diyelim, kendi başına bunu nasıl yaptı ? Yok, gerçekten olmamış bir film bu, tamam izleyicinin tamamen pasif bir konumda filmin kendisine her şeyi vermiş olarak izlenen filmlerdense izleyiciyi düşünmeye sevk eden filmleri severim lakin bu filmde düşünerek doldurulacak boşluk yok çünkü filmin kendisi boş !
 
 
 Bu arada ek bilgi olarak belirtmem gerekir, orijinal seride Jimmy Olsen rolünde oynayan Marc McClure yine aynı rolle bu filmde karşımıza çıkıyor fakat bu da orijinal seriyi sevenler için yapılmış bir kandırmacadan ibaret, sırf ana filmle biraz daha bağları kuvvetlendirmek için yapılmış bir oyun , böyle düşünmemin sebebi ise şu; Jimmy Olsen’ ın önceki filmlerde ne kadar aktifse bu filmde de o kadar aktif.
 
 
 
 
 
 Başta şunu belirteyim ki çizgi romanda belki büyü sırıtmasa da filme veya diziye uyarlandığında olmuyor. Bu yüzden süper kahramanın kökleri büyü ile oluşturulmamışsa filmde veya dizide bunu görmek işkence oluyor benim için. Fakat asıl eleştirim TriStar Studios’ a. Çünkü TriStar Studios’ ta  elindeki altını, bakır ile eşdeğer tutma gibi bir hata olmuş. Filmin senaristi David Odell’ ı inceleyip, filmografisine baktığınızda ağlayasınız gelir. The Muppet Show’ un senaristini alıp bu filme senarist yaparlarsa film tabii ki kötü olur. Sonra, dönüp yönetmene bakıyorsunuz; Jeannot Szwarc.Bu yönetmenin filmografisine baktığınızda da tüm film yapım şirketleri batsın diye dua edebilirsiniz. Kendisi bildiğiniz televizyon dizisi yönetmeni, çok şey beklemeyin, televizyona adım atmış yönetmenler genellikle sinemada başyapıt çıkaramıyorlar, ki Jeannot Szwarc’ ın çektiği filmlerin çoğu da televizyon filmi, sinemaya adım attığında da Jaws gibi bir efsaneyi berbat etmiş bir isim kendisi. Sony Pictures ( ki TriStar Studios kendisine aittir ) , Fox ve Warner Bros. kendi haline yansınlar, kafaları bugün bile çok değişmiş değil.
 
 
 Şimdi sırada sınıfta kalan bu filmin oyuncularına neler olmuş ona bakalım isterseniz. İlk ismimiz doğal olarak Supergirl rolündeki Helen Slater.Kendisi hakkında dürüst konuşmam gerekirse aslında karaktere tam oturan bir isim. Eğer o yıllarda yönetmen olsam ve bu filmi çekiyor olsam kesinlikle tercihim Helen Slater’ dan yana olurdu. Fakat bu film kendisinin sinema kariyerini bitirmiş diyebiliriz, bu filmin ardından birkaç filmde oynasa da kariyeri televizyon dizilerinden ve televizyon filmlerinden ibaret olarak kalmış. Ama bizim için önemli olanlara bakarsak 90’ lı yılların vazgeçilmez Batman animasyonunda, birçok bölümde Talia Al-Ghul’ u seslendiren isim kendisi ayrıca Smallville dizisinde de Kal-El’ in annesi Lara-El rolünde de izleme şansımız oldu Helen Slater’ ı. Selena rolünde izlediğimiz Faye Dunaway’ e ise hiçbir şey olmadı, bu film sanırım kendisi için sadece kötü bir anı olarak kaldı ve dizi, televizyon filmi, sinema gibi birçok işte yer aldı. Filmin yakışıklısı Ethan’ ı oynayan Hart Bochner de bu filmden sonra dizi ve televizyon filmlerine mahkum oldu, bizi ilgilendirebilecek tek işiyse Batman : Mask of The Phantasm’ da sesiyle Arthur Reeves adlı karaktere hayat vermesi oldu. Lucy  Lane rolünde izlediğimiz Maureen Teefy ise bu filmden sonra çok az yapımda rol aldı ve 90’ lı yılların sonundan itibaren kendisini herhangi bir yapımda göremedik. Böylelikle bir incelemenin daha sonuna geldik, bir sonraki incelemede görüşmek üzere, hoşçakalın.
 
 
 
 
 
 
* Kendisi Heroes, Smallville, Gotham dizilerinde yapımcı olup, Yeşil Fener filminde senaristlik de yapmıştır.
 
 
** Bu konuları araştırırken çok ilginç bir bilgiye de rastladım. 1967 yılında birçok ülke tarafından imzalanan ve uzayda herhangi bir nükleer veya başka çeşit kitle imha silahı bulundurulamayacağına dair Dış Uzay Antlaşması da varmış meğerse.
 
'' Hellbazer ''
Artık hepimiz teknoloji çağının birer üyesiyiz.Sanayi Devrimi ile başlayan bu sürecin bugünlere gelebileceğini 1900’ lü yıllarda kim tahmin edebilirdi ki ? Teknolojinin insan hayatına katkı sağlamak amacından çıkıp, moda haline gelebileceğini bundan çok da uzun olmayan bir süre  önce kimse tahmin edemezdi.Fakat bana kalırsa Teknoloji artık bir nimet değil, başa alınan bir bela.Bugün makineleşme ile beraber artan işsizlik, insanlar arasında iletişim kopukluğu, özel hayatın sınırlarının tehlikeye girişi gibi durumlar buna bir örnek.Dönüp bir bakın etrafınıza, yaşadığınız çağın müthiş olduğunu ballandıra ballandıra size anlatacak onlarca kitap, broşür, TV programı vs. göreceksiniz.Ben yaşadığımız çağın geleceğin ütopyasını yaratacağını düşünmüyorum hatta distopik bir gelecek bizi bekleyen.Hem de yıllar önce öngörülmüş distopik bir gelecek…Bugün bile bir arkadaşınız ile buluştuğunuzda muhabbeti yarıda kesen mesaj trafikleri, etrafımızı saran ve bizi korumanın yanında başka bir açıyla bakarsak bizi izleyen birer göz gibi güvenlik kameraları ( V for Vendetta’ yı mı hatırladınız yoksa ? ), hikayesi hep aynı ama oyuncuları farklı beyin uyuşturan TV programları, … gibi daha birçok sıralanabilecek örnek, bugün bile bile bize bazı şeylerin kötü gideceğinin habercisi aslında.Çok konuşmama gerek yok, Cesur Yeni Dünya ( Aldous Huxley ), 1984 ( George Orwell ), Fahrenheit 451 ( Ray Bradbury ) gibi romanlar size bu dediklerimden çok daha fazlasını söyleyeceklerdir, iktisadi ve çevre konularında önereceğim kitaplara  girmiyorum bile.Yine sinemadan daha çok hoşlananlar için Fahrenheit 451 romanından uyarlama Değişen Dünyanın İnsanları, George Orwell’ ın aynı adlı romanından uyarlama 1984 ( başrolünde V for Vendetta, Hellboy ve son olarak Doctor Who’ dan tanıdığımız John Hurt bulunuyor ) ve Brazil adlı filmleri izlemenizi tavsiye ediyorum.Peki bundan neden mi bahsettim ? Zamanı gelince anlayacaksınız elbet…İki – hatta üç – filmi ardımızda bıraktığımız Superman karakteri, 1983 yılında tekrar Richard Lester’ ın yönetmenliğinde karşımıza çıkıyor.Bundan önceki filmin de yönetmeni olan Lester’ ın üçüncü film için seçilmesi ne kadar doğruydu ? Superman III filmini izlemeden önce aklımda birçok soru işareti vardı.Çünkü Superman II’ de  resmen Richard Lester’ ın hayal gücüne yolculuk yaptık ve ben o hayal gücünü hiç sevmedim ne yalan söyleyeyim.Bu filmi önceden izlediğim için aklımda bazı sahneler vardı, o sahneleri düşündükçe içim rahat etti ama inceleme yazmak için oturup tekrar izlediğimde aynı duyguyla filmi beğenecek miydim ? Sonuçta karşımda pek de güvenemediğim bir yönetmen vardı ve film en kötü ihtimalle Christopher Reeve’ in oyunculuğuyla kotarılıp gerçekten çok kötü bir film olarak listedeki yerini alacaktı benim için.Daha farklı düşünürsek de film belki çok iyi olacak ve Lester bana beklemediğimi vererek beni şaşırtacaktı.Neyse sizi daha fazla bekletmeden filmimizi incelemeye başlayalım.
 
 
 İş bulmaktan yana ciddi sıkıntılar yaşayan Gus Gorman adlı karakterimizi, işsizlik maaşını almak için gittiği Metropolis Sağlık ve İnsan Servisleri Şubesi’ nde görmemizle başladığımız film bize ilk dakikalardan Gus Gorman’ ın filmdeki komediyi üstleneceğini hissettiriyor.Otuz altı hafta boyunca işsiz olarak dolaşan Gus Gorman’ ın kendine ait bir rekoru bile var, günü birlik iş deneyimlerinin yanında sadece yirmi sekiz dakika süren bir iş deneyimine de sahip.Anlayacağınız kendisi işsiz kalmaya mahkum, gönlü çalışmaktan yana olmayan aksine en kolay yoldan para kazanmak için elinden geleni yapan bir karakter.Doğal olarak işsizlik maaşı kesilen Gus Gorman tam sinirle sigarasını yakmak üzereyken kibritin üzerinde bir reklam görüyor;  ‘’ Büyük para kazan ! Bilgisayar programcısı ol ‘’ .*Eski jenerikten farklı olarak ‘’ Metropolis’ te Karmaşa ‘’ temalı jeneriğimizi izledikten sonra şunu demeliyim ki, eski jeneriğin epik havasından sonra komediyi öne çıkaran bu jenerik de hoşuma gitmedi  değil.İlk beş dakikada komedinin aksiyonla hemen hemen eşit ağırlıkta olduğunu hissedemeyip, - komediyi sevmeyenler olarak – filmi izlemeye devam ederseniz hayal kırıklığına uğrarsınız.Çok geçmeden de filmde Lois Lane karakterini fazla göremeyeceğimizi anlıyoruz.Clark, lise davetine Jimmy ile birlikte giderken Lois de Bermuda’ ya gidiyor.Bunun başta kötü olduğunu düşünecek olsanız da bu güzel bir durumun başlangıcı denebilir.Adventures of Superman ve öncesinde şikayet ettiğim bir durum da böylelikle halloluyor.Yani klasik yapımlarda Superman olduktan sonra Smallville’ ye hiç uğramamış karakterimiz böylelikle o küçük kasabaya geri dönüyor.Bu istediğim bir şeydi.
 
 
 Clark, Smallville’ ye vardığında eski hem de çok eski bir arkadaşıyla – aşkıyla – karşılaşıyor; Lana Lang.Burada ufak bir detaya dikkatinizi çekeceğim, Clark ve Lana diyaloğunda Martha Kent’ in hayatını kaybettiğinden bahsediliyor, bunu aklınızın bir köşesinde tutun belki çok sonraları işimize yarayabilir.Benden size bir tavsiye, Clark Kent’ e dans teklif etmeyin sakın yoksa bir partideki tüm gözleri üzerinize çekebilirsiniz .Şaka bir yana Clark’ ın dansını gördüğümde kahkahayı patlattım, Clark üzerinden yapılan espriler bence muhteşemdi.İlk filmde Otis ikinci filmde Non karakterlerinin komediyi üstlenmesinin ardından üçüncü filmde komedi Gus Gorman ve Clark Kent arasında bölüştürülüyor lakin pastadan büyük pay Gus Gorman’ a düşüyor.Neyse konumuza geri dönelim, Clark Kent bir yandan Smallville’ de vakit geçirirken Gus Gorman da kendisine Webscore Endüstrileri Bilgi İşlem Merkezi’ nde bir iş buluyor.Aldığı parayı beğenmeyen ve az önce de söylediğim gibi kolayca para kazanmak gibi bir isteği olduğundan boş durmayarak ‘’ bilgisayar yoluyla ‘’ çalıştığı firmayı dolandırıyor.Firmadan zimmetine 85.000 dolar geçiren Gus Gorman bunu pek gizleyemeyerek kendisini açık ettiğinde de firma sahibi Ross Webster devreye giriyor ki burada eski usulleri savunan muhasebecisine söylediği söz de filmin konusunu az çok belli ediyor;  ‘’ Dostum sen dünde kaldın, bu hırsızlığı yapansa yarının adamı ‘’ yine Ross Webster’ in Gus Gorman’ ı yanına çağırdığında söylediği diğer bir söz ise filmin kilidini açıyor;  ‘’ Bilgisayarlar Dünya’ yı yönettiği için bilgisayarı yanıltan adam da Dünya’ yı yönetebilir ‘’.Tabii bu sözün ardından Ross Webster’ in planını da öğreniyoruz, kendisi Gus Gorman’ dan hükümetin hava gözlem için fırlattığı Vulcan adlı uyduyu yeniden programlayarak onu sadece hava gözlemleyen değil aynı zamanda onu değiştirebilen bir alet yapmasını istiyor.Bunun da bir sebebi var, Ross Webster kahve ticaretine atılmayı hedefliyor ve birçok ülke ile anlaşmış olsa da Kolombiya ile anlaşamadığı için hava değişimi yaratarak orada ekili tüm kahve tarlalarını yok etmeyi planlıyor.İktisadi tabirle kendisi kahve ticaretinde tekel olmayı amaçlıyor.Ancak Superman, Kolombiya’ ya gidip bu hava değişikliğini  önleyip, etkilerini de yok edince Ross Webster planlarını daha da büyüterek önce Superman’ i ortadan kaldırıp sonra da kahve yerine ‘’ daha karlı ‘’ petrol işine girmeyi hedefliyor.Tabii Superman’ i yok edebilecek tek şey Kriptonit ve ellerinde de bu meteor bulunmadığı için, tekrar Vulcan uydusunun yardımıyla Kripton’ un yok olduğu koordinatlara ulaşarak Kripton meteorlarının içerdiği maddeleri saptayarak el yapımı Kriptonit elde etmeyi düşünseler de Gus Gorman işi eline yüzüne bulaştırınca sonuç çok daha değişik oluyor.Superman yok olması gerekirken şeytani ve bencil ruhlu bir varlık haline geliyor.
 
 
 
 Bu film Richard Lester’ den hiç beklemeyeceğim bir film olmuş.Belki Richard Donner’ in muhteşem kurgusu bozulmuş olabilir ama yine de Lester bol hicivli, aksiyonlu ve komedili bir iş ortaya çıkarmış.Senaryoda David Newman ve Leslie Newman ** Mario Puzo’ nun yerini dolduramamış olsalar da gayet iyi bir iş ortaya çıkarıyorlar.Bu sefer Richard Lester kafasından uydurduğu güçleri filme koymayarak da ortaya kabul edeceğimiz bir Superman çıkarmış.Hal böyle olunca malum sitelerdeki puanların neden bu kadar düşük olduğunu düşünmeye başladım ve birkaç şey buldum.Başta komedinin eskisine göre çok fazla olması sebebi aklıma geldi sonra da Lois Lane’ in filmde hemen hemen hiç olmaması.Ama bana kalırsa bu iki sebep de filmi kötü yapmaya yetmiyor, neden mi böyle düşünüyorum ? İzin verin açıklayayım.Başta komedi unsurunun sorun olduğunu düşünüyorsanız bir önceki filmde de romantizm oldukça fazlaydı hatta aksiyon ile arasında bariz bir dengesizlik vardı.Ayrıca Superman’ i görev başında görebilmemiz için de oldukça beklememiz gerekti.Bundan önceki filmi yadırgamayı da bu filmi komediden ötürü yadırgamak pek de doğru olmaz bu yüzden.Diğer bir sebebin de Lois Lane olmaması olabilir demiştik.Tamam eğer filmin bir alt başlığı olmuş olsaydı ‘’ Superman III : Çapkınlık Turu ‘’ olabilirdi.Lois Lane’ in olmamasındaki boşluk Lana Lang ile kapatılmaya çalışılıp üstüne de Clark’ ın Lana ile yakınlaşması da izleyicileri memnun etmemiş anlaşılan.Ama kaçırılan bazı noktaları da söylemek gerek, bu Clark ve Lana yakınlaşmasının bazı nedenleri olmalı ki var da zaten.Superman ve Clark Kent her ne kadar aynı kişi olsa da Lois Lane, oradan oraya uçan, insanları kurtaran güçlü Superman’ e aşık ve geçtiğimiz filmde gördüğümüz gibi Clark Kent ve Superman’ in aynı kişi olması bilmek gibi bir yükü de kaldıramıyor.Ama Lana Lang, Smallville’ de yetişmiş o iyi kalpli ve saf Clark’ tan hoşlanıyor.Bu doğal olarak Clark’ ın Lana’ ya yakınlaşmasına sebep olmuş olabilir, hem hangi Superman filminde Lana’ yı bu kadar uzun bir süre görebildik ki, tadını çıkarın Smallville’ de doğan ve yeniden alevlenen aşkın.Ben bu yüzden Lois Lane’ in olmamasını yadırgamadım aksine yeni bir karakter yaratmak yerine  Lana gibi Superman’ in geçmişine ait bir karakteri karşımıza çıkardıkları için yönetmen ve senaristleri takdir ettim.
 
 
Az önce ne demiştim ben, eğer filmin al başlığı olsa bu ‘’ Çapkınlık Turu ‘’ olurdu demiştim değil mi ? Bunu unutun, tamamen bir şakaydı.Asıl bir alt başlık olacaksa bu ‘’ Superman III : Superman vs. Superman ‘’ olurdu kesin.Superman’ in ikiye bölünmesi benim için yeni bir durum değil.Hatırlarsanız Adventures of Superman dizisinde de bunu gördük ama bir farkla, iki Superman de iyi karakterlerinden bir şey kaybetmiyorlar yalnız güçlerini yarı yarıya bölüşmüş oluyorlardı.Ancak bu filmde kötü bir varlık haline gelen Superman’ in bir nevi içindeki iyiliği dışarı çıkarmasını görüyoruz.Ancak burada da bazı noktalar dikkatinizi çekecektir.İyilik dışarı Clark Kent olarak ve kısıtlı güçlerle çıkıyor.Burada atıf yapılan Superman’ in bir ‘’ insan ‘’ oluşu, içindeki iyiliğin de Jonathan Kent ve Matha Kent’ in bir uzay gemisiyle Dünya’ ya gelen o çocuğu böyle yetiştirmiş olmaları.Yani iyi olan aslında Superman değil bu çiftin yetiştirdiği Clark Kent.Güçlerinin kötü ruhlu Superman’ den daha kısıtlı olması da bir mesaj vermek için aslında; her ne kadar zayıf olursa olsun iyilik, kendisinden daha güçlü olan kötülüğe zafer kazanabilir ! Konsept, ana fikir gayet güzel oluşturulmuş ve bugün onca efekte rağmen Superman vs. Superman izleyemiyorken bunu 1983 yılında başarmış Richard Lester’ i ayakta alkışlamak lazım.
 
 
 
Şimdi filmde kaç kötü adamımız var sayalım.Kötü ruhlu Superman, Gus Gorman, Ross Webster ve kardeşi Vera Webster ile son olarak da metresi Lorelei.eğer bugün çekilen bir filmde bırakın beşi, iki tane suçlu bile olsa ikisine de aynı ağırlık verilsin, ikisiyle de savaşsın, biri diğerinden fazla gözükmesin vs. diye devam eden bitmek tükenmek bilemeyen seyirci istekleriyle karşılaşır yönetmenler ve senaristler.Senaristler  ise filmde üç ana kötüye rolleri gayet başarılı bir şekilde dağıtmış, başarıdan kastım kötü karakterlerin filmde gerektiği kadar görünmeleri.Bununla da yetinmeyip filmin sonunda kendine ait bir bilinci olan bilgisayarımızı da düşmandan sayarsak, kimi düşman tadında bırakılarak kimisi de tadına doyum olmadan filme gayet güzel serpiştirilmiş.Yine geçtiğimiz incelemede bir husustan bahsetmiştim.Kötü karakterlerin fazlasıyla ‘’ Klasik Dönem ‘’ özelliği içerdiğinden.Bu sorun da aşılmış, para ve güç için milyonlarca insanı öldürebilecek, içindeki kötülüğün kaynağı belli olmayan düşmanlar yerine daha sadeleştirilmiş düşmanlar karşımızdaki.Mesela Gus Gorman, son dakikalarda Superman’ e hayati yardımı dokunan bir karakter, filmin ‘’ iyi ‘’ kötülerinden.Richard Pryor’ un o güzel oyunculuğu sayesinde de karakteri hemen seviyorsunuz zaten.Ross Webster ise tam bir  kapitalist.Lex Luthor’ un üzerinde biraz oynanmış bir versiyonu, pek orijinal olduğu söylenemez.Ama yine de Christopher Reeve’ nin oynadığı filmler içerisinde tek Lex Luthor’ suz film olması nedeniyle bu filmin yeri benim için ayrı.Keza kapitalizmin eleştirisi bu karakter üzerinden daha açık yapıldığı için de beni memnun etti.Lorelei ise filmin cinsel objesi olan, daha doğrusu zeki olup kendini böyle göstermeyi tercih eden bir karakter, olmasa da olur dedirtiyor ama olması-olmaması pek mühim olmadığı için etkisiz eleman diyebiliriz, Vera Webster’ den bahsetmeye pek de gerek yok açıkçası.En basit tabirle General Zod için Ursa ve Non neyse bu filmde bu iki kadın karakterde o.
 
 Anlayacağınız bu filmi, malum sitelerdeki puanlara göre yargılamamanız en doğru tercih olacaktır.İzlerken çok zevk alacağınızı düşünüyorum, göndermeleri, mesajları, aksiyonu ve komedisiyle sizi kendisine çekmemesi için hiçbir sebep yok.Görsel efektlere gelecek olursak yine yılına göre gayet iyi hatta kendini bugüne taşıyabilecek kadar iyi bir yapımdan bahsediyoruz.Efektler çok nadiren sırıtıyor ancak bu durum bugün izlediğimiz filmlerde bile mevcut, bazı noktaları bu yüzden es geçiyorum.Bunun dışında Superman vs. Superman kısmında bile sizi rahatsız edebilecek bir şey yok tabii mükemmeliyetçi değilseniz.Son olarak bir göndermeden bahsederek klasik ‘’ bir sonraki filmde olmayacak oyuncular ‘’ kısmına yönelelim.Yine Adventures of Superman dizisinde gördüğümüz Superman’ in kömürü basınç uygulayarak elmas haline getirmesini hatırlıyorsunuzdur.Superman, Lana’ ya ufak bir sürpriz yapmak için işte tam da bunu tekrardan yapıyor.Bu filmde Adventures of Superman’ in bize hatırlatılması da hoş bir detaydı.
 
 
 Gelelim Christopher Reeve’ nin oynadığı Superman filmlerinde bir daha göremeyeceğimiz isimlere.Gus Gorman rolünde izlediğimiz Richard Pryor’ u, bir daha herhangi bir Superman uyarlamasında da göremedik.10 Aralık 2005 tarihinde de kendisi hayata gözlerini yumdu, kendisini hep Gus Gorman olarak hatırlayacağım.Lana Lang rolünde izlediğimiz Anette O’Toole ise bu yapımdan sonra birçok filmde ve dizide rol aldı ancak siz onu daha çok Smallville dizisinde oynadığı Martha Kent rolüyle biliyorsunuz, ki ben de kendisini ilk kez Martha Kent olarak tanımış Superman III filminde oynadığını filmi izledikten sonra görmüştüm.Ross Webster rolünde izlediğimiz Robert Vaughn ise bu filmden sonra herhangi bir Superman uyarlamasında kendisine yer bulamasa da birçok dizi ve filmde rol aldı.Lorelei rolünde izlediğimiz Pamela Stephenson ve Vera Webster rolünde izlediğimiz Annie Ross ise bu filmden sonra çok fazla film veya dizide rol alamadılar, kendilerini herhangi bir Superman uyarlamasında da göremedik zaten.Böylelikle bir incelemenin daha sonuna gelmiş olduk, bir sonraki incelemede görüşmek üzere, iyi seyirler, hoşçakalın.
 
* Burada yazan telefon numarasının 12345678 şeklinde olduğunu görünce kahkahayı basıverdim.
 
** David Newman ve Leslie Newman ikilisi  ( Richard Donner’ s Cut dahil ) bundan önceki Superman yapımlarında da senaryo takımında yer almışlardır.
 
 
 
'' Hellbazer ''